Medine’yi İstanbul’da Kokladık

 

Karlı bir kış günüydü. Şubat’ın soğuğu iliklerimize işliyordu. Gece, önemli bir iş görüşmesi yapmak üzere aracımızı yolculuk yapacağımız otobüs firmasının yakınında cadde kenarına park etmiştik.

Güzel şehir İstanbul’u sabahın ilk ışıkları eşliğinde seyrederek terminale gelmiştik.  İlk durağımız her zamanki gibiydi. Mihmandar-ı Nebi Eyüp el Ensarî’nin kabrini selamladıktan sonra ‘tahiyat’ül mescit’ namazımızı eda ettik. Görüşme yapılacak resmi kurumun mesai saatine kadar vakit geçirmek için yakındaki mekânda geceden yarım kalan sohbetimize simit ve çayı ilave etmiştik.  

Çok yakınlığını gördüğüm kadim dostum Şemsettin Gündoğdu’yu arayıp selam verdiğimde ‘İstanbul’dayım’ dediğimde çok memnun olduğunu ifade edip nerede olduğumuzu sormuştu.

 “İstanbul’a gelince ilk uğrak yerimiz ve destur aldığımız mekândayız” dediğimde gönül adamı, “Ayrılmayın birazdan sizi oradan aldıracağım. Eyüp Sultan hazretlerinin bakımda olan türbesinin içerisine girip, Medine’deki kokunun aynısını alacaksınız” deyince bizim iş görüşmesi ve diğer ziyaretlerimiz gölgede kalıverdi. Heyecanımız bir kat daha arttı. Beklemeye başladık.

Eyüp Sultan Türbesi tadilatta olduğundan ziyaretçiler dış kısmından dua ve niyazda bulunuyorlardı. Sabah ilk olarak uğradığımızda biz de öyle yapmıştık. Şimdi ise Şemsettin ağabeyimiz beklememizi istiyordu. Öyle yaptık. İkinci çaylarımızı yudumlarken telefonda “Falanca isim sizi bekliyor. Türbeye git ve görüş” dediğinde kalbimin çarpıntısı fazlalaşmıştı. Düşünebiliyor musunuz, onarım yapılan mekâna gireceğiz ve orada Ravza’nın kokusunu alacağız. Akıl ve havsalam almıyordu. Şemsettin ağabey diyorsa bir hikmeti vardır.

Türbede güvenlik olarak çalışan görevliye gittiğimizde türbedarın kendisini arayıp bizimle ilgili talimat verdiğini ancak görevli şantiye şefinin yarım saat sonra geleceğini bizi de o zaman içeri alabileceğini ifade edince tekrar camii içerisine girip beklemeye başladık.  

Yarım saat geçtiğinde heyecandan duramıyorduk. Türbe görevlisine tekrar gittiğimde: “Maalesef alamayacağım. Şantiye yetkilisi izin vermedi, inşaat alanında güvenli olamayacağımızı ifade etti. Kusura bakmayın.”  deyince görevliye teşekkür edip,  “Girsek iyi olacaktı ama inan biz o kokuyu size geldiğimiz dakikadan beri zaten almaya başlamıştık” dedim.

Eşimle o anda gözgöze geldiğimizde Medine’deki Peygamberimizin Mescidi’ndeki gül ve misk kokunun aynısını hissettiğimizin farkına varmıştık. Merhum Şemsettin Gündoğdu ağabeye telefon ile teşekkür edip oradan ayrılmıştık ama o günü sabahın güzelliği ile yaşamaya devam edince kar, kış yolda kalan arabalar meşakkatli trafik ve diğer olumsuz halleri hissetmeden Ankara’ya dönmüştük.

 

Peki, bu kadar kelamdan sonra Ebu Eyyûb el-Ensarî’nin kim olduğundan biraz bilgi aktarsak güzel olmaz mı? İstanbul’un manevî fatihinin tam ismi Ebu Eyyûb Halid b. Zeyd’dir. “Mihmandar-ı Nebevi” unvanı ile anılan Eyyûb el-Ensari (ra), Hazrec kabilesinin Neccaroğulları kolundandır.

Resul-i Ekrem (sav) Medine’ye hicret ettiğinde Medineli Müslümanların her biri onu evinde misafir etmek istediler. Ancak Hz. Peygamber (sav), bir tercih yaparak onları gücendirmek istemiyordu. Bunun için devesinin çökeceği yere en yakın eve misafir olacağını söyledi. Kendisini taşıyan devenin önce bir yere çöktüğü, buradan hemen kalkıp biraz ileride tekrar çöktüğü görüldü. Ebu Eyyûb’un (ra) evine yerleşerek burada yedi ay misafir kaldı. Bundan dolayı Ebu Eyyûb (ra) “Mihmandar-ı Nebi” unvanıyla anıldı.

Hz. Peygamber (sav) ile Bedir, Uhud, Hendek, Hayber, Mekke’nin fethi, Huneyn başta olmak üzere bütün savaşlara katılan Ebu Eyyûb (ra), savaşlarda ona zarar gelmemesi için yanından hiç ayrılmaz, hatta bazı geceler çadırı etrafında nöbet tutardı. Vahiy kâtibi olması sebebiyle Hz. Peygamber (sav) zamanında Kur’ân-ı Kerim ayetlerinin bir araya getirilmesine hizmet etti.

Hani şairimiz ne demiş. “Ankara’nın en çok İstanbul’a giden yolunu sevdim” işte biz de İstanbul’u seviyoruz sevmesine de “En çok da Eyüp Sultan’ı”