DURSUN AKÇAM’I HATIRLADIM

Başkent Altındağ Atilla İlkokulu’ndan 1966-67 öğretim döneminde mezuniyetim sonrası evimize yakın etrafı apartmanlarla dolu Demirlibahçe Ortaokulu’na kaydım yapıldı. Ağabeyim de burada öğrenim görmüştü. O yıllarda her okulda bulunmayan imkânlarla donatılması ve spor salonunun Ankara’da övüncümüz olmasını dile getirmek gerek. İdarecilerinin disiplinine de kimsenin sözü yoktu. Bina girişinde elinde ‘kızılcık’ ağacından imal sopası ile bekleyen Remzi Şat müdürün disiplinde payının çok olduğunun altını çizmek lazım.

Köy edebiyatı akımının önde gelen isimlerinden Dursun Akçam’ın Türkçe öğretmenliğimizi yapmasının da ayrıcalığımıza katkı sağladığının farkındaydık. Eserlerinin basılmadan sınıfımızda okunup, mütalaa edilmesinin ne denli önemli olduğunu burada zikretmemizde yarar var. O’nun yazdıklarıyla ilk olarak sınıfımızda tanışırdık. Aklımda kaldığı kadar ‘Taş Çorbası’ isimli hikâyesinde köyde yaşanılanlar ve izlenimleri anlatılıyordu. Deniz Yayınları’ndan 1970’te çıkan aynı isimdeki kitabını yazımı kaleme aldığımda ‘Milli Kütüphane’ den temin ile okurken o günlerde aklıma girip hiç çıkmayan paragrafı buldum.  Fukaralıktan çocuklarına tencerede taş kaynatan bir annenin yaşadıkları karşısında onurlu duruşu yoksulluğumuzun ifadesiydi. Hiç şüphesiz yaşanmışlıklardan yola çıkılarak yazılan hikâye arkadaşlarımı etkilediği gibi beni de çarpmıştı. Ailesinin geçimini posta dağıtıcısı olarak sağlayan bir babanın çocuğu olarak, gecekondumuzda kıt-kanaat tenceremizi kaynatan annemiz ve başımızı sokacağımız bir evimiz olduğu için çok şükretmiştim.

Hikâyelerinde fakirlik, özlem ve ölüm çok işlediği konular arasında yer aldığından toplumcu yazar olarak hafızalarımızda yer eden Dursun Akçam’ı doğup büyüdüğü, öğretmenlik yaptığı köylülerin hayatını ve sorunlarını gerçekçi bir üslupla ele aldığından sevmiştik. Bize bizi anlatan, işin edebiyatını bizden birinin yazmış olması yetiyordu bu sevgimize.  Çocuktuk, yazdıklarını okuyunca duygularımızı, düşüncelerimizi öğretmenimizin sevgisiyle yoğurabiliyorduk.

O’nun ilk öğrenciliğinin Kur’an kursları ile başladığını öğrendiğimde şaşırmıştım. Öğretmenliğimizi yaptığı yıllar Türkiye’nin en çalkantılı dönemleriydi. Kur’an-ı Kerim’i hatim eden Akçam’ın köy enstitüsünde yaşadıkları ile kültürel anlamda değişim geçirmesinin sosyoloji ilmiyle uğraş verenlerce irdelenmesini öneriyorum.  Mezuniyeti sonrası altı yıl köy öğretmenliğinden sonra Gazi Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü’nden mezuniyeti sonrası ortaokul öğretmeni olduğunu röportajlarında belirtmektedir.

Sınıfta ‘bacanak’ diye hitap ettiği öğrencisinin yıllar sonra Gazi Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü’nde okuduktan sonra bir lisede edebiyat öğretmenliği yaptığını, yazarlık dünyasına adımını mizahî hikâyeler ile attığını bilemeyecekti. Çünkü öğrencisi zorunlu olarak zıt kutuplar misali birbirinden uzaklaşmışlardı. O nedenle öğretmen-öğrenci olarak da olsa bir daha yolları hiç kesişmemişti.  O’nu gazete ve televizyon haberlerinde, kültürel ortamlarda, gazetelerin kitap eklerinde, kitap fuarları imza günlerinde ve söyleşilerinden takip ediyordum.

Dursun Akçam öğretmen olduğu yıllarda Türkiye’nin en büyük meslekî sendikal örgütü olan Türkiye Öğretmenler Sendikası’nda (TÖS) yöneticilik görevi yapıyordu. Öğrencisi yıllar sonra rahmetli şair, yazar ve mütefekkir Mehmet Akif İnan’ın kuruculuğunu yaptığı Eğitim-Bir Sendikası’nda yöneticiliğinden şimdi söz ediyor.

 

Cılavuz Köy Enstitüsü’ndeki günlerinden sıklıkla söz eden Dursun Akçam,  orada öğretmen ve öğrencinin arkadaş gibi olduğunu, kendisine köylüsün diyerek kimsenin tepeden bakmadığını ifade eder ki, itiraf etmeliyim o da bize öğretmenleri gibi davranmış ve gönlümüzü kazanmıştır.  

Siyasî oluşumlarda farklı duruşu ile ülke gerçekleri ile örtüşmeyen düşünceleri paylaştığı ve yaydığı için 12 Mart 1970 darbesinin akabinde tutuklanması; basın-yayın yoluyla mücadelesine devam ettiği yılların ardından 12 Eylül askerî cunta darbesi ve Almanya’ya iltica etmesi gibi konuları daha sonraki yıllarda yazılanlardan öğrendim.

Ailesiyle irtibatım silik bir fotoğraf karesi olarak hafızamda yer tutmuştur. Yargıtay Başkanı İmran Öktem’in -haşa- “Allah’ı da insanlar yarattı” gibi söz söylediği nakledilmiş, öldüğünde de cenaze namazını kılacak hoca bulunamamıştı. Akçam’ın evinin salonunda o şahsın halıya dokunmuş resmini gördükten sonra tedirgin olmuştum. Ankara Ulucanlar Cezaevi’nden tünel kazarak firar eden devrimci oğul Taner Akçam’ın haberlerini gazeteden okumuştum. Vefatından sonra ailesince Ardahan’a açılan ‘Dursun Akçam Kültürevi’ nin özellikle yöre insanının yetişmesine yönelik çalışmaları ile ölüm yıldönümünde anma programları düzenlendiğini belirtmek isterim. 

Üslubunda kara mizah öğelerine sıklıkla rastlanan hocamıza mizaha, geniş yer vermişsiniz denildiğinde “Mizaha, kara mizaha yer vermek ya da vermemek elinde değil, öyküye konu olan kişinin doğasında var, kendiliğinden gelir oturur yerine. İstesen de kovamazsın! Aslında her insanda var güldürü, az ya da çok, ağlatı da, iç içe. İnsanoğlunun dramı dediğimiz şey de bu iki öğe ile yansır… Güleriz ağlanacak halimize! demez miyiz her fırsatta? Gülmek daha ağırlıklıdır bizim toplumumuzda. Bizler gülen, güldüren insanlarız çoğunlukla. Yüzyıllar boyu Hacivat ile Karagöz’ün tek tiyatro türü olarak sahnelerimizde yaşaması boşuna mı? Gülmesek belki kahroluruz derdimizden! ‘Arsız güleğen, dertli söyleğen olur!’ diyen de bizleriz” diye cevaplamış.

Kırk yılı aşkın yazdıklarıma göz atınca çocukluktan sıyrıldığımız günlerde iz bırakmış olduğunu; farklı kulvarda olmamıza rağmen ziyaretine gidip hal-hatır sorsaydım, sohbet etme imkânı olsaydı gibi ‘keşke’li bir cümle kurmadan şimdilerde onun eserlerini okumanın güzelliği ile ‘Allah taksiratlarını affetsin’ diyerek yazımı noktalıyorum.