PERU’DA AKTAŞLI KALMIŞTIR

Geçtiğimiz günlerde ekranda Peruda düzenlenen bir festivalde gençlerin yumruk yumruğa kavgalarını görünce Ankara Aktaş mahallesinde ilk gençlik yıllarımda gördüğüm kavgalar gözümün önüne geliverdi. Delikanlılık âleminin heyecanlı anlarını yaşamayan anlatamaz. Mahalle kavramının bozulmadığı altmışlı yıllarda insanlar vakit geçirmek için kahvehaneleri mekân tutmuşlardı.  O yıllarda bugünkü cafe işlevini gören kahvehanelere kıraathane denilirdi. Kısaca kahve denilen mekânların bitişiğinde berber dükkânları olurdu. ‘Badem yağlı, bol cilalı’ sloganı ile ayakkabı boyacıları kahvehanenin giriş kapısı yanında boya sandığı ile otururdu ki sandık deyip geçmeyin parlatılmış bakır levhaları ile iki yanında bulunan bölmelerinde cam şişeler içinde pirinç madeninden sarı kapakları ile boyalar dikkat çekerdi. Simitçiler hasırdan örme sepetleri ile masaların arasında ‘taze gevrek,  sıcak’ diye dolaşır, Mideleri bayram ettiren Hamdi, acıkılan anda ekmek arası Arnavut ciğeri satardı. Koku satıcısı elindeki şırıngaya doldurduğu esanstan oturanların yakalarına doğru sıktıktan sonra bir masada çayını yudumlar çakmaklara da gaz basardı. Sayısı iki olan kahvehaneleri Arnavutluk’tan göç etmiş kişiler çalıştırırdı.  Kömür deposunda kamyonlarıyla nakliye işleri ile iştigal eden Erzurumluların oturduğu Sarıbıyık Şevki’nin işlettiği kahvehanede pişti, tavla ve domino oynanır tartışma olmazdı. Gençlerin takıldığı ve arka odasında gizli olarak horoz dövüşü yaptırılan kahvehaneyi lakabı odun olan Hakkı abi çalıştırırdı. Burada patırtı, gürültü bağırışlar eksilmez, tartışan iki kişi mekândan çıkarılırdı. Peru’da yumruk yumruğa kavga edenlerin dövüş kulübünü andıran festival alanında taraftarların tezahüratlarıyla dövüşmeden önce ve sonra kucaklaşıp iyi arkadaş kalmaya devam ettikleri gibi Hatip Çayı kenarında kavgalarına festival adı vermeden yumruk yumruğa dövüşürlerdi. Havada uçan yumruk ve tekmelerden kimse rahatsız olmaz,  tezahürat yaparlardı. Haberde Peru festivalinin gayesinin küsleri barıştırmak, kavga yoluyla birbirlerine karşı kinlerine son vermelerini sağlamak olduğu, Güney Amerika’daki ülkelerde benzeri etkinliklerin yaygın olduğu vurgulandı.  

 

“Türkiye nere, Peru nire?” 

Peru ile kardeşliğimizin temeli bu kavgalarda atıldı desek inandırıcı olmayacak. Kültürel bağlarımıza, tarihsel sürece göz atıyorum ortak nokta bulamadım ama bizimkilerin bir ara Peru’ya gidip biraz kalmış olabilecekleri de aklımdan geçmedi değil. Adamlar bizimkilerin yumruk yumruğa kavga ettikten sonra hiçbir şey yokmuşçasına sarılmalarını nasıl açıklarsınız? Aramızdaki mesafe, kültürel ve sosyal ayrıcalıklar, dinî söylemler, gelenek ve göreneklerimiz arasında dağlar kadar fark ortadayken Başkentimizin mutena mahallesindeki delikanlılarımızın Peru’nun ismini bilmeden kavga etmelerinin benzerliğini anlamış değilim.

Bizimkilerin genelde manita yani kız yüzünden kavga ettiklerini bilenlerdendik ama kavgaların asıl sebebi nedense racona ters düşmemek için saklanır, kâğıt çaldı, hile yaptı gibi sudan bahaneler söylenirdi. Bu arada bir detayı atlamayalım, kavgalarda kahvehanede tavla, okey ve iskambil kâğıtları masalarda bırakılırdı.  Şehirleşmenin unsuru olarak Adnan Menderes döneminde yapılan çok şeritli Plevne caddesinden koşarak karşıya geçildikten sonra, Kalecik’teki İdris Dağı’ndan doğup, Hasanoğlan, Lalahan, Nenek, Ortaköy, Kayaş, Mamak, Altındağ, Ulus yerleşim yerlerini geçerek Etlik’te Çubuk Çayı ile birleşen Ankara Çayını oluşturan Hatip Çayı’nın kenarındaki çimenlikte bıçak, sopa ve taş olmadan yumruk yumruğa kavga seyredilir ve kaldıkları yerden devam ederlerdi.  

Ankara için bir zamanlar önem ifade eden, bugün üstü kapalı olan Hatip Çayı’nın etrafının yeşillik, ağaçlı ve sulak olduğundan mesire yani gezinti ve dinlenme mekânıydı.  Tuluat kampanyaları arada bir çadır kurup temsil verirlerdi.

1957 tarihinde meydana gelen yağışlardan Hatip Çayı çevresi nasibini fazlaca alıp sele neden olmuş. Yapılan ıslah çalışmaları ile üzeri kapatılıp Dışkapı’dan Cebeci’ye gidilen yol yapılmış. Yağmurun bol olduğu günlerde bendine sığmayan Hatip Çayı kenarında Hıdırellez kutlamaları düzenlenir, kadınlarımız çamaşır yıkar, çocuklar ilk yüzme becerilerini korkmadan gösterirlerdi.

Yıllar içinde atılan çöplerle su kalitesi bozulan, koku ve görüntü kirliliğine sebep olan Hatip Çayı’nın ıslahı için çalışmaların devam etmesi gerektiğinin altını çiziyorum. Ankara Çayı’na karışan atık suların engellenip temizlenmesi, kötü kokulara neden olan dip çamurundan arındırılması,  gelen atık suları arıtmak için arıtma tesisinin yapılması zaruriden öte sağlıklı yaşamanın olmazsa olmazıdır.  Hatip Çayı’nın dere olarak eski haline getirilmesinin Ankara’ya farklılık kazandıracağında şüphemiz yok. Hatip Deresi’nin de temiz akmasını sağlayacak yerel veya merkezi otoritenin Ankaralıların gönlünde iz bırakacağını düşünenlerdenim. Gördüğüm kadar gündemde böylesi bir mevzu yok.

Ekmeğini yemiş, suyunu içmiş Altındağlı olarak “Siyasi düşüncemizi bir kenara bırakıp, güzelliklere sahip çıkalım, yumruk yumruğa değil, el ele verelim” diyerek yazımızı sonlandıralım