Gönülden Gönüllü: Akif İnan

Öğretmenlik mesleğini okul ve sınıfa endekslediğinizde yanılabilirsiniz. Öğretmen mesleğini icra ederken eğitimcilik yönü ortaya çıkar, hatta amiyane tabir ile eğitimciliğini konuşturur.

Eğitim işinin gönül işi olduğunda hemfikirizdir. Gönlü olmayan veya gönüllü olmayan bu mesleği yapmamalı, zaten yapamaz. Tarih boyunca kutsallığı tartışılmayan meslek olan öğretmenliğin erdemlerini veya klasik anlamda mesleğin inceliklerini, nasıl olunma(ma)sı gerektiğini, neleri yapma(ma)ları lazımını burada anlatacak değilim. Okul ve eğitim görmüş olanlarımızın hayatında renk bırakmış, hatta idolü olmuş bir hayli isim vardır. İlkokul öğretmenimizi anlatırken onun iyiliklerinden bahsedip; öğrendiğimiz ilk kelimeler, ondan bize kalan davranışlar ile hayatımızda güzel anılar bıraktığını ballandırarak ifade ederiz.

Öğrenim hayatımız boyunca örnek aldığımız başka öğretmenlerimiz de olmuştur. Beni ortaokul, lise yıllarımda etkileyen hatta iz bırakan öğretmenim olup olmadığını bu yazıyı kaleme almaya başladığımda çok düşündüğüm halde hatırlamakta zorluk çektiğimi itiraf etmeliyim. Demek beni o yıllarda etkileyen hatta benim hatıramda iz bırakan öğretmenlerim olmamış diyerek üzerinde fazla kafa yormak istemedim, belki ben unutmuş olabilirim diyerek geçmiş günleri film şeridi gibi yoklamaya çalıştım. Hatta film çekenlerin tabiri ile flaş bek bile yapmaya gayret ettim. Ama ‘hayır’ hafızamda yer etmediklerinden olsa gerek şuur altımda yer bulamadıkları için de onlar adına çok üzüldüm.

1975 yılında Tarım Bakanlığı’nda memuriyet hayatıma da başlamıştım. O günlerde öğretmen yetiştiren eğitim enstitüleri Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlıydı. Çoğunlukla sol görüşlü öğrencilerin tahsil gördüğü okulların yönetiminde de o düşünceye sahip idareci ve öğretmenler vardı.  1976 yılında Milli Eğitim Bakanlığı okulların idari kadrolarını görevden alarak yerlerine milliyetçi-muhafazakâr hatta mukaddesatçı eğitimciler atamıştı. O sene üniversite sınavına girmiş, başarı elde etmiştim ama memuriyete Ankara’da başlamam nedeni ile başka bir şehirde okuyamayacaktım.  Gazi Eğitim Enstitüsü’nün ön kayıt ile öğrenci alacağını duyunca, müracaatımı yapıp mülakat sonrası tercihim olan Türkçe Bölümü’nde gece eğitimine başladım. Okula devam ederken o günlerde yapılan imtihanların iptali için mahkemelerin verdiği karar sonrası okulla ilişiğimiz kesintiye uğrayınca, sanırım bir ay sonra bir mülakata daha girdik. İmtihanda Mehmet Akif İnan jüri üyesiydi.  Beni her zaman tok sesiyle etkileyen hocamın o gün “Erbay, okuldan memnun musun?” gibi bir sualine verdiğim cevap sonrası “Hayırlı olsun” ile dışarı çıktığımda koridorda bekleyen öğrencilere “Çok zor sordular” diyerek ironi yaptığımı anlamamışlardı.

Yenidevir gazetesinde ‘Çizgiler’ köşesinde kaleme aldığı yazılarında İslamî düşünce ve duyarlılıkta yazdığı ama o günlerin modası olan öztürkçe kelimeler kullanması tuhafıma gidiyordu. Bazı dil bilimcilerce ‘uydurukça’ diye tanımlanan makalelerini okuyup, o günlerde dersi kaynatmak gayesiyle sınıfta değerlendirmesini yapıyorduk.

Sevmiştim Akif hocayı. Onun derslerine girebilmek için heyecanla giriyordum sınıfa. Bir de tavında ise üstad Necip Fazıl ile olan ilişkisinden söz açınca gecenin nasıl geçtiğini bilemezdik. ‘Bir insanı siz ne kadar seviyorsanız, o da sizi o kadar seviyordur’ demişti bir büyüğümüz. Akif İnan hocamı çok sevmiştim, onun da beni çok sevdiğini hissediyordum. Sınıf arkadaşlarım aramızdaki bu sevgiyi bildiklerinden dersi kaynatma görevini bana vermişlerdi. Onlar için ders kaynatma olan konuların benim için Akif İnan’ı daha yakından tanıma ve onu daha çok sevmek olacağını bilselerdi bu görevi vermezlerdi. Yeni Türk Edebiyatı dersimizde Necip Fazıl’ın ‘Sakarya Türküsü’nü hocamızın sesinden defalarca dinlemiş öz vatanımızda nasıl parya olduğumuz, yüz üstü çok süründüğümüzü ve muhakkak kıyama durulması gerektiği bilincine ulaşmaya başlamıştım.  O’nun gazete yazıları da dikkatimi çektiğinden Yenidevir gazetesi okumaya başlamıştım.

Hocam ile muhabbeti koyulaştırmamız ise ‘Mavera’ dergisi ofisinde olmuştur. Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Erdem Beyazıt, Hasan Seyithanoğlu, Alaattin Özdenören ağabeylerle tanışmamızda o günlerdedir. Öğretmenliğin sadece sınıf içerisine girmemesi gerektiğini bir kere daha anlamıştım. Öğretmenlik hayatım boyunca bu öğrendiğimi talebelerime uygulama gayretinde oldum. Kitap sayfalarından ve gazetelerden tanıdığım birçok aşina isimle birlikte olmak, onlarla sohbet edip, çay içmenin ne kadar farklılık olduğunu anlamışsınızdır.

Dünyaya bakışımın bir anda değişmiş olması karşısında Akif hocam benimle ilgisini artırırken, ona karşı hörmetim belirgindi. Aramızda öğretmen-öğrenci ilişkisi değil, dostluk, kardeşlik eylem birlikteliği başlamıştı.  Selanik caddesindeki Mavera’ya sıklıkla gitmeye başlamıştım. Orada ağabeylerimizin sohbetleri ile farklı pencereler açıldığından okuduğumuz kitaplarda değişmeye başlamıştı. Bir defasında Akif İnan hocam, ”Kücet, sen tenkit yazılarına ağırlık ver , biz de bir Nurullah Ataç yok” demişti. O günlerde birkaç deneme yaptım ama bizim tarafta kimse tenkit edilmeyi sevmediğinden yol yakınken dönüverdim. Sonraları hocamın tavsiyesine uymak için yeni çıkan yayınlarla ilgili kitap tanıtım yazıları kaleme almıştım.  

Akif İnan’ı okumaktan öte, dinleyenlerden birisi olduğumu burada itiraf etmeliyim. Ders notları dışında onun Tenha Sözler’deki şiirlerini sonraki yıllarda okudum. Zaten sendikal harekete girdikten sonra bambaşka bir hoca ile karşılaştım. Eğitim-Bir’de yönetim kadrosunda görev aldığımda Milli Gençlik Vakfı’nın aylık yayını olan Gençlik dergisinin yayın kurulunda ayda bir kere de olsa birlikteliğimiz söz konusuydu. Gecikmiş sohbetlere o toplantılar öncesi ve sonrasında devam ederek boşluğumuzu dolduruyorduk. Türkiye Yazarlar Birliği’nin yurtiçi ve yurtdışındaki birçok etkinliğinde de birlikte olduğum Akif Hocamın sendikada açtığımız iftar sofralarındaki çiğ köftesinden hiç tatmadan bizlere ikramını unutmadım.

Hülasa Akif İnan fikren şekillenmeme sebep olan bir zat-ı muhteremdir. O’na hörmeten ve sevgimden dolayı en küçük oğlumun adını da ‘Akif’ koydum.