KİTAPLIĞI OLAN PARMAK KALDIRSIN!…

‘Okul kütüphanelerinden Millet Kütüphanesi’ne’

Anadolu’nun muhtelif yerlerinde Devlet Parasız Yatılı Okul Sınavında başarılı olan talebelerimizle okulun açıldığı ilk günler hasbihal edilirdi. İlk defa gurbeti yaşadığını belirten öğrenciler, Başkent’e meslek sahibi olabilmek için geldiklerini ifade ederlerdi. Türkiye’nin farklı bölgelerinden gelen gençlerle tanışıp, halleşmemizde doğdukları ve büyüdükleri köy, mahalle, ilçe veya şehir hakkında bilgilerimizi tazelerdik. Diğer yandan ise aynı okulu kazanmış olanlarda birbirleri hakkında bilgilenmiş olurlardı. Sohbetimiz aile bireylerine kadar iner, onların ne işle meşgul oldukları, kardeşleri gibi mevzularla koyulaştığında samimiyetimiz artardı. Edebiyat öğretmeni olduğumuz için konuyu farklılaştırma görevimizi de icra etmek için  “Kitaplığı olanlar parmağını kaldırsın” sorumuzla birçoğunun başı öne eğilirdi.  Bazısı kitaplığı olmadığını, kimisi duvarlarındaki rafta birkaç kitap bulunduğunu çekingen tavırla ifade etmeye çabalardı. Kısaca belirtmek gerekirse maalesef ‘Kitaplıkları yoktu’.

Öğretmenliğimin ilk günlerinde yatılı öğretim veren okulun kütüphanesini görünce sevincimin kursağımda kalacağını kestirmemiştim.  Kapısı kilitli, anahtarı idarecide olan kütüphanedeki bilgiye ulaşmak için önce idareye başvurulacak, uygun görülürse anahtarı alan öğrenci içeri adım atıp raflardaki kitapları karıştırıp bulursa dersini yapacaktı. Okul yönetimine durumun yanlışlığını lisan-ı hal ile söylemem için çok çaba sarf etmeden ilgilenmem şartı ile sorumluluğu vermişlerdi. Öğretmenler odası yerine kütüphaneyi mekân tutmuştum. O günden sonra derslerin ön hazırlığını kütüphanede yapmaya başlamıştım. Eğitsel ve rehberlik etkinliği olarak öğrencilerin ders dışında gelişimlerini sağlayacak olan  ‘Kültür ve Edebiyat Kolu’  çalışmalarımızı da kütüphanede yapmaya başlamıştık. Hemen her okulun değişmez faaliyeti olan ‘Duvar Gazetesi’ başta olmak üzere kültür, sanat ve yazmaya meraklı öğrencilerimizle, buluşma mekânımızın kapısının üst kısmında altın varakla ‘Kütüphane’ yazısına yakışır duruma gelmişti.

O yıllarda yazılı basının hemen tamamının promosyonu ansiklopedi ciltlerinin rafları doldurduğu dikkatlerden kaçmıyordu. Öğretmenlerin ve okul çalışanlarının birçoğunun evinde yer olmadığı için kolilerle getirip bıraktığı yayınlar da açılmadan duruyordu. Daha çok veteriner fakültesinde saman kâğıdına teksir edilmiş meslekî ders notlarının bulunduğu kütüphanenin aktifleşmesi için Milli Eğitim Bakanlığı, Kültür Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı vb. kurumlara resmi başlıklı kâğıtlarla isteklerimize olumlu cevaplar verildikçe keyfime diyecek yoktu. Bir de bunlara ikili ilişkilerimle yakinen tanıdığım aşina yayınevlerini de ekleyince kütüphanemizin rafları renklenmişti. Kitaplar çoğaldıkça öğrencilerimizle daha çok ilgilenme fırsatı yakaladığımda benden mutlusu yoktu diyebilirim.

Kütüphanelerin kültür, bilim, eğitim ve sanat hayatı içerisindeki sosyal kurumlarımız arasında olduğu gerçektir.  Bilginin aktarılmasında, bilgi kaynaklarının korunmasında, çoğaltılmasında ve hizmete sunulmasında aktif olarak görev alan kütüphanelerimizin neslin yetişmesinde katkısını tartışacak değiliz. Kitapların dost olduğunu, ‘oku’ emrini düşüncemize kazımış kültürün üzerimizdeki izlerini bilenlerdeniz.  O nedenle kütüphane ile öğrencilerimizin meslekî bilgileri dışında da gelişimlerini sağlamalarının ne kadar elzem olduğunu hissettirmemiz gerektiğinden öyle yaptık. Müfredat programlarımızı eksiksiz uygularken sair zamanlarda hasbihalimizin konusu  ‘okumak, yazmak ve düşünmek’ oluyordu. Yatılı okullarda okuyan veya görev yapanlar bilirler. Öğrenciler hafta sonlarında değişiklik olması veya akrabalarının yanında kalmaları için izinli sayılırlar. Öğrenciler arasında ‘çarşı izni’ denilen hafta sonlarında onlara Ulus ve Kızılay’daki kitapçıların adreslerini tarif ettikten sonra “Almasanız bile, raflardan, vitrinlerden kitapları elinize alıp, sevin ve yerine koyun. Arka kapağındaki yazıya göz atın, önsözüne bakın.” gibi basit ödevler verdiğim oluyordu.

Bir defasında “Suyu bardakta, toprağı saksıda görenlerin gerçeği yazmadıklarını, asıl yazanların ve anlatanların bu toplumun içinden çıkanlar olacağını” ifade ettiğimde o günlerde ne demek istediğimi algılamakta zorlanan öğrencilerin anlatılanları ne kadar dinlediğini ölçememiştim ancak yıllar sonra buluşmalarımızda “Hocam, o günlerde bizlere ders kaynatma gibi gelen sohbetlerin aslında zihinsel gelişmemize çok katkı sağladığını aile ve iş hayatımızda gördükçe size dua ediyoruz” gibi hak etmediğimiz övgülerde hoşumuza gitmiyor değil.

Okul kütüphanesinin uğrak yeri olmasında emeği geçenleri hayırla yâd ederken, öğretim üyesi, avukat, doktor, idareci, mühendis, diş hekimi, veteriner, ziraat mühendisi, biyolog, öğretmen ve iş dünyasının başarılı insanları arasında talebelerimle de gurur duyduğumu ifade ederek yazımı noktalıyorum.