Altındağlı Doğulur

İlk gençlik yıllarım dâhil hayatımı geçirdiğim Ankara’nın Altındağ ilçesinin karakteristik özelliklerini üzerinde taşıyan biri olduğumu çevremden duymuşluğum çok olmuştur.

Başkentin en eski yerleşim yeri Altındağ’ın Milli Mücadele yıllarında oynadığı rolü önemlidir. Dolayısıyla o konudaki bilgilendirmeleri tarihçilerimize havale ederek, Ankara Kalesi, Hacı Bayram Türbe ve Camisi, 1. Büyük Millet Meclisi, İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif’in yaşadığı Tacettin Sultan Dergâhı, Cenab-ı Ahmet Camii, Selçuklu mimarisinin Ankara’daki seçkin örneklerinden Arslanhane Camii, Ankaralıların uzun süre mesire alanı olarak değerlendirdikleri eğlencenin de merkezi Gençlik Parkı, Hergelen Meydanı, şifa bulunan mekanlar olarak hastaneler, hak ve hukukun görüldüğü Adalet Sarayı, şimdilerde olmasalar da sinema salonları, İstanbul’un Mahmutpaşa ve Tahtakalesi benzeri Çıkrıkçılar Yokuşu, Atpazarı, Samanpazarı ve Suluhan gibi alışveriş yerleri ile  Çankırı caddesindeki Roma Hamamı gibi ören yerleri ilk aklıma gelenler.

Ankara’ya çalışmak için diğer kentlerden gelen insanların yerleştiği Altındağ’da evler karkas, bir oda bir ara, tuvalet ve kömürlükler avlu içinde gecekondulardır.  Bahçe  ve evlerin duvarları komşunun duvarına bitişik, hatta ortaktır.  

Altmışlı yıllarda bahçe duvarlarımız bitişik, mahalle çocuklarının kendisinden korktuğundan çekindiği Baki Dayı’mız yaşardı. Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü’nde sağlık memuru olarak çalışıyordu.  Erzincan Kemaliye’den mahalleye yerleşen aile en çok görüştüğümüz komşumuzdu. Yaz aylarında sünnet işi ile sağlık memuru olarak aynı kurumda birlikte çalıştıkları oğlu Tevfik Keçeli erkek çocuklarının korkulu rüyasıydı.  Köpekleri ‘Fındık’ minik ve şirin haliyle bahçeye adımını atanları tiz sesiyle karşılar bazen de pantolon paçası, etek ne bulursa dişlerini geçirirdi. Onların diğer yanlarındaki gecekondu da at arabasıyla nakliyecilik yapan Arnavutluk’tan göç etmiş İsmail Bubliç iki hanımı ile oturmaktaydı. Hanımlarından Kıymet Abla sokağa çıktığında üzerindeki kürk mantosu ile dikkat çekerdi.  Onu her gördüğümde ‘Türkün Ateşle İmtihanı, Ateşten Gömlek’ gibi kitapları yazan Halide Edip Adıvar’ı hatırlardım. Kendisine onu tanıyıp tanımadığını sorduğumda “Bizim eve gelip, giderdi, görüşürdük” diyerek beni doğrulamıştı. Sohbetlerinde bizlere ders verir şekilde tane tane ve telaffuzuna dikkat ederek konuşurdu.  Çocuk aklımla onun arabacı İsmail Amca ile evlenmesine akıl erdiremezdim ama halde nedenini de sormaya cesaret edememiştim. Onun hemen her gün Cebeci semtinde oturan diğer eşinden olan kızına taksi ile gittiğini biliyorum.  İsmail Amca’nın diğer hanımı Sabriye Teyzemiz, Kıymet Abla’ya ‘Cici Anne’ diye hitap eden çocuklarının bakımını, temizlik ve yemek işlerini fedakârca yapardı.  Kıymet Ablamız nereden öğrendiğini bilmiyorum iğne de vururdu. Mahallemizde hastalığı nedeniyle doktorların verdiği reçete gereği kadınlar ona, erkekler Tevfik Keçeli ağabeye iğnelerini vurdururlardı. Bu konuda hakkını vermemiz gerekir, zira Kıymet Abla parası olmayanlar için bulunmaz nimetti. Gecekondusunun bahçe köşesinde derme çatma kümeslerde tavuk besleyenler iğne vurduracağı zaman eline iki adet yumurtayı alır iğnesini yaptırırdı.

Gecekondumuzun diğer tarafında hem bahçe hem de ev duvarı komşumuz Limon Suyadal’ da Arnavutluk’tan gelenlerdendi. Adının Numan olduğunu öğrenmem daha sonraki yıllara rastlamıştır. Limon ismi acayibimize gitse de Arnavut olduğundan bu ismin konulduğunu zannederdim. O da diğer komşumuz gibi geçimini at arabasıyla yaparak kazanırdı. Oturduğumuz gecekondunun bir odasının duvarı onlarınki ile ortaktı. Kışın soba yandığı zaman aradaki duvar bayağı işe yaradığında faydasını görürdük. O yıllarda evlerimizde telefon gibi haberleşme aracı olmadığından annem akşam oturmasına gidilecekse elini yumruk yapıp duvara “tok, tok” diye iki sefer vururdu. Zarife Teyze’de müsaitse “tok, tok” diye karşılıkla duvara iki defa vurunca annem anlardı. Hanımlar duvara kaç kere vurduklarında ne anlama geleceği konusunda önceden anlaştıklarından iletişimde aksama olmazdı.  Arada bir evin küçüğü olmam dolayısıyla annem beni yollar “Akşama bir maniniz yoksa veya müsaitseniz annemler size oturmaya gelecekler” tarzında haberleşme yapılırdı. Limon Amca’nın can yoldaşı, kader arkadaşı, eşi Zarife ile ona ekmek parası kazandıran at aynı evde yaşardı. Şaka değil, atlarıyla aynı çatı altında kalırlardı. Atın kaldığı ahır gecekondunun arkasında olduğundan girişteki mutfak raflarının bulunduğu antreden geçerdi. Akşam iş dönüşünde arabanın bağlı bulunduğu ok ve eğri ağacından kurtulan kırat evin yolunu tırmanarak bahçeye, oradan evin mutfağından ağır ağır geçerek ahırına girerdi. Bazen mutfağın ortasına münasebetsizlik yaptığında Zarife Teyze çok kızsa da ‘ekmek teknesi’ deyip sineye çekerdi. Haftanın bir günü onlar bize, bir diğer gün biz onlara giderdik. Küçük çocukları olmadığından çocukları seven Zarife Teyze elleriyle sobanın üzerinde veya su içinde haşladığı kestanelerden ikram ederdi. Limon Amca sohbetlerde babamın anlattığı ajans haberlerinden sonra “More Emin Ali efendi, savaş çıkacak be mori! Yarın çuvalla un ve toz şeker alayım.” der, ertesi gün bizim bir çuval un ve bir çuval toz şekerimizi evimize kadar getirirdi. O’nun Yunanistan’la yapacağımız savaş çıkmaz, evimizde un ve şekerimiz bitmezdi. Allah için annem Firdevs Hanım’da tedbirli kadındı. Kışın korkulu rüya görmek istemediğinden yaz mevsimi gelir gelmez odun ve kömürümüzü erkenden aldırır, kömürlüğümüze istif ettirirdi. Kömür o yıllarda karne ile dağıtılırdı.  Babam PTT Posta Dağıtıcısı olduğundan izin alamazdı. O nedenle işe giderken ağabeyim Oktay’ı yanında götürür, onu kömür dağıtımı yapılan yerde gecenin karanlığında sıraya girmesini sağlardı. Yaşım biraz ilerlediğinde ağabeyimle birlikte gitmeye başlamıştık. Kömür deposunun olduğu yere sabahın ilk ışıklarından evvel gider sıraya geçerdik. Nakliye işini yapan arabacılara kömürümüzün tozsuz olması için bir paket sigara parasını peşinen verirdik.  Kok kömürü kömürlüğümüze koyunca bizden iyisi yoktu.  Taşıma işlemi aklıma geliverdi ki, en zor kısmı bu olsa gerek. Yol yok, iz yok kayalık, taşlık gecekondunun kömürlüğüne yakın bir yere kömürü döktürmemiz lazım. Yoksa arabacının gönlüne göre boşalttığı yerden çuvallara doldurarak kömür taşınırdı. Kömür taşıma işinde de diğer konularda olduğu gibi yardımlaşma önemliydi.  O günlerde Yurttaşlık Bilgisi dersinde bizlere  öğretilen imece bu olsa gerekti. Taşıma işlemi bitiğinde kömür tozlarının geniz bölgenize kadar indiğini el yüz yıkanırken suyun siyaha dönüşmesinden fark ederdiniz.

Delikanlılık zamanımızda devam eden kömür işinde unutmadığım bir anımı paylaşmak istiyorum. Yeni evlenmiştim, baba evinde oturduğumuzdan iki soba yanıyordu. Üç ton linyit kömürünü tek başıma taşımanın zorluğunu bildiğimden kömür taşıyışı hamalların oturduğu kahvehaneye gittiğimde kâğıt, tavla ve okey oynadıklarından benim söylediklerimi kulak ardı ederek oyunları bittiğinde geleceklerini belirtmişlerdi. Beklemeye başladık, akşama yakalandığımda çuval ağzını açan, kürekle kömür dolduran komşularımızın yardımıyla o kadar yükü tek başıma taşımıştım. Hamallara vermediğim parayla da ertesi gün Ulus Sebze Halinden kahvaltılık malzeme almış, bir güzel afiyetle yemiştik.

Ankara’nın Başkentinden selamlar.