Karayolu Hac Günlüğüm / ‘Kızgın Sacdan Ekmek Kaptık’

Ey iman edenler!

Allah’a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekiyorsa, öylece sakının

ve siz ancak Müslümanlar olarak ölün.

(Al-i İmran 102)

 

Girizgâh Niyetine

Ortadoğu’da yer altı zenginliklerinin paylaşılması üzerine yapılan hesapların/çizilen haritaların henüz patlak vermediği, milyonlarca insanın yurtlarından edilerek hicrete zorlandığı yüzbinlerinin de bombalar altında can verdiği Suriye merkezli savaşın başlamadığı 2010 yılıydı. Hacca gitme arzusu o yıl içimizi yakmakta, bir yol aramaktaydık. İş yerimizde bazı arkadaşların Suudi Arabistan vizesi için çalışmalar yaptığını hatta toplantıyla bir araya geldiklerini duyduk. Ancak oradan bir sonuş çıkmayacağını hemen anladık. İşte bundan sonra ne olduysa oldu.

Necati Sungur’la uzun yıllardır tanışır ve bir çok yerde hayatlarımız çakışmış ve beraber çalışmışızdır. Ben daha çok hızlıca daha doğrusu pratik çözüm üretirim ama bu biraz çalakalem olur; Necati kardeşim onun üstünden geçer, onu cilalar, süsler, elini yüzünü düzeltirdi. İşte yine böyle bir fikir geldi aklıma ve oturup Suudi Arabistan büyükelçisine bir mektup yazdım. Mektubu Necati’ye gösterdim. Dediğim gibi o da üzerinden geçti ve mektuba son şeklini verdik. Mektubun altına kendi isimlerimizle hanımlarımızın isimlerini de yazdık. Mektubun özeti şuydu: “Biz yaşlarımız daha fazla ilerlemeden hanımlarımızla Hac yapmak istiyoruz. Kurada da isimlerimiz çıkmadı. Siz bir vesile olacaksınız ve dua alacaksınız. Allah dilerse bu iş olur; dilemezse de kimse bu işi olduramaz.” Sonra mektubu dua ve besmeleyle zarfa koyduk, bir arkadaşımız büyükelçiliğe götürerek özel bürosuna teslim etti. Ertesi gün öğle yemeğinde mesai arkadaşlarımla birlikteyken telefonum çaldı karşıdaki “Erbay Kücet’le mi görüşüyorum?” dedikten sonra Arabistan Büyükelçiliğinden aradığını, mektubumun elçiyi çok duygulandırdığı söyleyince birisi dalga geçiyor diyerek “Tamam, kapat telefonu müsait değilim” diyerek telefonu kapatıverdim. Mektup yazdığımdan hiç kimsenin haberi yoktu.  Sadece üniversiteyi Riyad’da okuyan, Ankara İlahiyat Fakültesi’nde öğretim görevinden sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde göreve devam eden mektubu Arapça’ya çevirmesini rica ettiğimde Necmettin Yurtseven, “Mektubu böylece yolla, çevirirken yazdığın duyguları tam ifade edemeyebilirim” demişti. O nedenle onun bir şakası olarak algılamıştım. Biraz geç saatlerde odama gidip, sekreterime beni arayan numarayı araması ve kimin olduğunu öğreniver dediğimde biraz sonra odama gelerek “Müdürüm, Arabistan Büyükelçiliği Basın Ateşesi Koray bey aramış” deyince bağla telefonu dedikten sonra özrün arkası kesilmedi. Ancak arkadaş önemli olmadığını, durumu anladığını izah ederek beni rahatlattıktan sonra mektubu Arapça’ya ben çevirdim, elçi bey çok duygulandı. Size vize verecek ama kendisi seni arayıp söyleyecek diyerek görüşmemizi sonlandırmıştık. Necati ile olan biteni hemen paylaştım. Sevinmiştik. Birkaç gün sonra Koray beyi bir kere daha aradığımda “Elçimiz önümüzdeki hafta TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin’le görüşmeye gelecek, orada olursanız sizinle de tanıştıracağım” dedi. Belirlenen tarihte Meclis Başkanımızın randevu saatinden 15 dakika evvel özel kalem müdürünün yanına gittim. Arabistan Büyükelçisi’nin geleceğini, onun yanındaki Basın sorumlusu Koray beyle görüşeceğimi söyledim. Beklerken misafirler giriş yaptılar. Büyükelçi ve yanında görevlinin Koray bey olduğunu düşünerek “Koray Bey!” diye seslenince o da çıkışta görüşelim dedi. Onlar içeri girince korumalara tembih ettim misafir çıkar çıkmaz bana haber verin dedim. Çünkü girdikleri yerden değil makam odasının yan kapısından çıkacaklardı. Kameralar, fotoğrafçı girip çıkınca görüşmenin basına kapalı bölümü çabuk bitebilir diye makam koridoruna çıkıp volta atmaya başladım. Kapı açıldı, özel kalem müdürü yanında olmak üzere Büyükelçi ve Koray bey bana doğru gelmeye başladılar. Ben tam çıkışta “Ma’s-selame!” deyince Koray Arapça olarak benim mektubu yazan kişi olduğumu söyleyince elçi elini omuzuma koyarak “ Haccı mebrur inşallah!” dedi. Makam arabalarına kadar birlikte yürüdük. Veda ederken camını açıp Arapça bir şeyler daha söyleyince, açık camdan kafamı içeri uzatıp Koray’a “Ne dedi?” diye sorduğumda vizelerinizin işlemlerine başlayın dediğini, artık benimle görüşün diyerek uğurlamıştım. Birkaç gün sonra elçiliği yakınındaki özel vize bürosuna pasaportlarımızı teslim etmiştik. Vize işlemlerimizin kolaylaşması için yaptığımız girişimler tatlı heyecanlar olarak hafızamızda yer aldı.

Vizelerimiz aldıktan sonra önce rahmetli Fehim Adak’ların kafilesi ile gitmeyi düşündük. Ancak kurumda arkadaşların bir grup oluşturduğunun haber alınca gidip onlarla görüştük. Ekip başı Kerim Eren’di ve bir A4 sayfasına yazılmış “Yol kuralları” zuhurata tabi olmak gibi şartları vardı; okuduk kabul ettik. Deniz Feneri Derneği’ne “Sigorta” adı altında kişi başı ve araç için bağışta bulunduk.

Allah’ı tanımak, O’na kulluk etmek, hayatını O’nun belirlediği program dahilinde yürütmek insanın temel görevidir. İnsan üstlendiği kulluk görevini yerine getirme konusunda serbest bırakılmıştır. İnsanlara kulluk görevlerini hatırlatmak üzere de Allah her topluma peygamber göndererek, onları kulluk görevini yapmaya çağırmıştır. İşte bu çağrıya uyanlar, ilki Kâbe olmak üzere yeryüzünde pek çok mabet yapmışlardır. Kur’an’ın bildirdiğine göre (Bakara,127) Kâbe Hz. İbrahim ve oğlu İsmail tarafından inşa edilmiştir. Allah (Bakara,128) Cebrail vasıtasıyla İbrahim ve oğlu İsmail’e Kâbe’yi nasıl tavaf edeceklerini öğretmiştir. (Hac,27-30) Şükrün her çeşidi Yüce Allah’a aittir.  Hac ibadeti Allah’ın bizlere farz kıldığı, kulun sabırla ve zorlukları karşısında mukavemet göstererek yerine getirmesi gereken bir ibadettir. İslam’ın evrenselliğinin, birlik ve beraberliğinin, ırk, renk, cinsiyet, dil, ülke ve kültür ayırımı yapmadan müminlerin kardeşlik ve eşitliğinin temsil edildiği ibadettir.

Hac, kefen misali bembeyaz giysiler içinde ahiretteki mahşeri hatırlatan, aynı kıyafet içinde zengin-fakir, şehirli-köylü ayırımını ortadan kaldıran, ‘ben’ liği yıkıp ‘biz’i öne çıkaran, şeytan taşlama, tavaf ve say gibi temsili görevlerin ifa edildiği, helal olan bazı şeylerin ihrama girdikten sonra haram kılındığı ve böylece nefis terbiyesi, irade ve sabır eğitiminin yapıldığı, yüzbinlerle hatta bir kaç milyonla birlikte Allah’a açılan ellerin boş çevrilmediği, dini duyguların ihlas ve samimiyetin doruk noktaya çıktığı İslâm’ın beş şartından biridir.

Onda apaçık deliller, Makam-ı İbrahim vardır. Oraya kim girerse, güven içinde olur. Yolculuğuna gücü yetenlerin haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse (bu hakkı tanınmazsa), şüphesiz Allah bütün âlemlerden müstağnidir. (Kimseye muhtaç değildir, her şey O’na muhtaçtır. (Al-i İmran 97)

Dünya Müslümanlarının kaynaşmasını, birbirlerini ve değişik kültürleri tanımalarını sağlayan Hac ile insanlar İslâmî bilinçle birlikte manevî kirlerden arınmaya vesile olur Gücü yeten için Hacca gitmek, insanların üzerindeki Allah’ın bir hakkıdır. Haccın farz olması için geçerli olan şartlar vuku bulunca kişinin vakit geçirmeden hacca gitmesi en uygun olanıdır. Makbul bir Haccın kişiyi günahlarından temizlediğini söyleyen Peygamberimiz (sav) “Hac için acele ediniz! Çünkü içinizden biri başına ne geleceğini bilemez.”

Yoldaşlarımız ve Yolumuz Mübarek

06 Kasım 2010 Cumartesi

Sabah 07.00 de Ankara-Gölbaşı Haymana Yolu üzerinde yolculuk yapacak kişiler pastanede buluştuk. Mehmet Çelikten’in çocukları uğurlamak üzere gelmişti.  Çaylarımızı yudumlarken yol güzergâhımız ve duracağımız ilk yeri belirlemiştik. Sohbetimiz koyulaşmadan ‘yolcu yolunda gerek’ diyerek kalanlarla vedalaşıp yola revan olduk. Buradan 4 otomobille 15 kişi yola çıktık, Suriye sınırında Şenol Poyraz ve eşi ile sınırda buluştuğumuzda kafilemiz 5 araç ve 17 kişi olacaktı.  Daha önceden konuşulduğu üzere ilk ihtiyaç molamızı Aksaray Ağaçlı Tesisleri’nde verdiğimizde mübarek bir yolculuğa çıktığımızdan olsa gerek gülümsememiz eksik olmuyor,  sevinçlerimiz yüzlerimizden okunuyordu. Bir sonraki mola yerimizi de araçlara binmeden söylemiştik. Adana Pozantı’da Şeker Pınarı civarında bir dinlenme tesisine kafile başkanı seçtiğimiz Kerim Eren’in girmesiyle biz de direksiyonlarımızı bükmüştük. Daha çok kamyonların park ettiği akaryakıt istasyonunda bulunan küçük çay ocağının önünde oturaklarda beyaz sakalı ile selamlaştığımız ve sohbet esnasında İzmitli olduğunu öğrendiğimiz kişinin Hac yolcusu olduğunu ve kendisini buraya bir otobüs şoförünün getirdiğini öğreniyoruz. Cilvegözü sınır kapımızdan geçebilirse Suriye üzerinden gideceğini ancak izin verilmediği için Cilvegözü’nde çok kişinin bekletildiğinden bahsedince moralimiz bozulur gibi olduysa da o kapıdan çıkmayacağız diyerek kendimiz teselli ettik. Adıyaman Menzil tarikatına mensup İzmitli hacı ile Mekke’de karşılaştığımızda kırk yıllık dostumuzu görmüşçesine sarılmıştık.

Namazımızı eda ettikten sonra yola devam dedik ve Gaziantep Nurdağ’da meftun bulunan Sahabeden Hz. Ukkaşe (ra) makamına uğradık. Zeki, cesur bir genç. Savaş meydanlarında korkusuzca öne atılan, atik hareketleriyle dikkat çeken bir kahraman olan Ukkaşe (ra), sîmâ ve ahlâkî güzelliğinden dolayı, “insanların en güzeli” diye tanınan bir yiğit. O, Mekke’de doğup büyüdü. Yirmi yaşlarında iken kardeşi Ebu Sinan ile birlikte Rasûlullah (sav) Efendimize teslim olup İslâm’la şereflendi.

İki Cihan Güneşi efendimizden ayrılmadı. Erkam’ın  (ra) evinde kaldı. Birlikte namaz kıldı ve yeni gelen vahyi, Kur’an ayetlerini öğrendi. Yakınlarına İslâm’ı anlatarak onların da Müslüman olmaları için gayret etti. Mekkeli müşrikler, Ukkâşe gibi yakışıklı, genç bir delikanlının Müslüman olmasını içlerine sindiremediler. Baskı ve işkence ile onu dinden döndürmeye çalıştılar. Fakat bunda başarılı olamadılar. O, asla imanından taviz vermedi. Allah ondan razı olsun. 

Kerim Eren, Ukkaşe (ra)’nın yanı başında  Sedat Uçan’ın ‘Beytullah’ta Ben’ şiirini okuduğunda duygularımız yoğunlaşmıştı. O şiiri buradan okuyalım.  

Bir sancak altında kaç milyon insan

Ne tenleri benzer ne dilde lisan

Olmuşlar tek yürek tek beden de can

İnsanlığı gördüm Beytullahta ben

Rabbin o davetli misafirleri

Doldurmuş Mekke’de her karış yeri

Dillerinde dinmez Lebbeyk sesleri

Arşa yollar gördüm Beytullahta ben

Bir damla misâli kapılmış sele

Zengin fakir paşa nefer elele

Yan yana secdede sultanla köle

Mahşerle tanıştım Beytullahta ben

Bir zaman derdim ki Ya Rabbi neden

Bir daha istiyor bir kere giden

Meğer bilemezmiş insan gitmeden

Aldım cevabımı Beytullahta ben
Mustafa Aydın emniyet mensubu olduğundan konaklamamız için yerimizi Kilis Polis Evi’nde ayırtmıştı.  Kafilemizden Kerim Eren ve eşi, Ergin Can ve eşi bir de Prof. Ayşen Gürcan hanımefendi Gaziantep’te kalmışlardı. Şenol Poyraz ve eşi Şanlıurfa’da akrabalarında ikamet etmişti. O gece Polis Evi’nde heyecanımızdan uyuyamamış, bahçesinde dolaşmayı tercih etmiştik. Odamıza geldiğimizde ise vedalaşamaya fırsat bulamadığımız ve unuttuğumuz dostlarımızı arayıp helallik istemiştik. Pozantı’da verdiğimiz molada tanıştığımız sofinin ‘kapılardan geçirmiyorlarmış, çok dönenler oldu’ sözleri aklımızdan çıkmadığı için heyecanla sabahı bekliyorduk.

Mustafa Bey, emniyet birimlerindeki arkadaşları ile özel bir iki görüşme yaptıktan sonra gece Polis Evi’ne ziyaretimize geldiler, sohbet ettik. Sabah nöbet değişiminin 07.00 sularında olduğu o nedenle sınır kapısından bu saatlerde geçmemiz gerektiği, dikkatli olmamızı ifade eden cümlelerle bizi rahatlatıp ayrıldılar.

07 Kasım 2010 Pazar

Sabah 05.30 da konakladığımız polis evinden ayrılıp sözleştiğimiz üzere 07.00 de Kilis’teki Öncü Pınar Sınır kapısında 5 araç 17 Hac yolcusu olarak hazırdık. Beklerken Dağıstanlı Müslümanları gördük. Onlar da eski model minibüsleri ile gelmişlerdi. Dağıstan, Kuzeyinde Kalmuk Özerk Cumhuriyeti, doğusunda Hazar denizi, güneyinde Azerbaycan, güneybatısında Gürcistan, batı ve kuzeybatısında Çeçenistan ve Kuzey Kafkasya ile çevrili olan Dağıstan Özerk Cumhuriyeti’nden gelen dostlarımızla göz temasımızın ardından çat pat konuşarak yolculuklarının mebrur olması temennilerimizi ilettik. Şeyh Şâmil dediğimde aklınıza Dağıstanlı mücahitlerin kahramanlıkları gelir. Tarih boyunca çeşitli kavimlerin göç yolları üzerinde bulunan Dağıstan önemli bir geçit yeri olduğu için muhtelif sebeplerle yurtlarını terkeden insanların bir kısmı buraya yerleşmiş ve böylece ülkenin nüfusunun çeşitlenmesini sağlamışlardır. Dağıstan nüfusunu oluşturan otuz civarındaki etnik gruptan en büyüğü, aralarında Karatay, Andiler ve Didolar’ın da bulunduğu on beş kadar alt grubu içine alan Avarlar olduğunu ansiklopedik bilgimizle aktarmış olalım. Nüfusunun çoğunluğu Sünnî Müslüman olan Dağıstanlılar Ruslar’a karşı başlatılan cihat harekâtını organize ederek saygınlık sağlarken, halk ilme önem vermiş, her dağ köyünde bir medrese yaptırmıştır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Dağıstan Rusya Federasyonu’na bağlı özerk cumhuriyet statüsünü korumuştur.

Minibüsleri tıka basa eşyalarla doluydu. İçlerindeki koltukları sökmüşlerdi. Eşyaları arabaların tavanına yaptırdıkları demirlerin üstündeydi. O kadar ki zemzem getirecekleri boş bidonları bile yanlarındaydı. Bir ara yanlarına gidip selam verdikten sonra minibüslerin içine göz attık. Koltuklarını sökmüşlerdi. Yatak, yorgan döşek yapmışlardı. Üzerine ahşaptan ranza gibi bir tertibat yapmışlar altına da gerekli eşyalarını koymuşlardı.

Türkiye tarafından pasaportlarımıza çıkış damgası vuruluncaya kadar dualarımızda birbirimizle göz göze geliyor gözyaşlarımızın heyecandan mı, sevinçten mi bilemiyorum ama arttığı aşikârdı. Ergin Can kardeşimin çıkış damgası vurulmuş pasaportlarımızı elimize tutuştururken yüzünün farklılaşmıştı. Türkiye’den çıkıp ara bölgeye geçtiğimizde Suriyeli görevlilerin nasıl davranacağını bilemediğimiz için Kerim Eren bizleri uyardı. Sessiz olmamızı araçlarımızdan inmememizi, sıraya riayet ederek pasaportlarımızı ve şoförlük yapanların triptik evraklarını görevlilere vermemizi söyledi. Yurt dışına araçlarıyla gidenler bilirler. Gümrüklerden Geçiş Karnesi olarak bilinen triptik, Türkiye’ye kayıtlı taşıtların, yabancı gümrüklerden herhangi bir teminat bırakmaksızın geçişini sağlama ve aynı zamanda Türk Gümrükleri tarafından, çıkan taşıtların dönüşünün sorunsuz takip edilebilmesi için kullanılmakta, Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu tarafından düzenlenen uluslararası nitelikte gümrüklerden geçiş belgesidir.

İşlemlerimizin sona ermesiyle ‘araç bin’ komutundan sonra saat 10.00 suları gibi tekerleklerimiz Suriye topraklarında dönmeye başlamıştı.  Yarım saat kadar gittikten sonra ilk yerleşim yeri olan Azez’de şükür namazlarımızı eda ettikten sonra kahvaltımızı yaptık.

Halep’e kadar araçlarımızı durdurmadık. Halep’te öğle yemeğinin ardından Zekeriya (as) Camiini ziyaret ettik. Halep’te araçlarımıza park yeri ararken yol kenarlarındaki park levhaları yanında durduk. İki saatlik ücret ödediğimde arkadaşlarım bir saatlik verseydin iki saat sürmez dediklerinde önemli olmadığını belirterek Halep’teki yürüyüşümüze devam ettik. Ticari taksilere bindik. Dönüşte bizim araç ve diğerleri yerlerindeydi ama bir farkla park ücreti saatini geçirdikleri için tekerlerine kapan gibi bir alet takılmıştı, görevliye cezasını verip söktürdüler.  

Zekeriya (as) camisinde Ergin Can’ın yolda okumam için verdiği Kur’an-ı Kerim mealinden Meryem Suresini okumuştum. Zekeriya (as) Peygamber olarak görevlendirildiği dönemde, Yahudi inancına mensup kişilerin de değer verdikleri Beyt-il Makdis’de çok sayıda put vardı. Buradaki putlara tapan insanları tek bir Allah inancına davet etmekle yükümlüydü.

Soyu Süleyman (as)’a uzayan Hz. Zekeriya(as), dostu İmran’ın kızı Elisa ile evlendi. Hz. İsa (a s)’ın annesi Hz. Meryem ile Elisa kardeştir. Hz. Zekeriya (as), Meryem kıssalarında da yer verilen hayatı, sapkın insanları doğru yola iletmekle meşguldü. 120 yaşına kadar hiç evlat sahibi olmadığından soyunun devam edemeyecek olmasından endişelenen Hz. Zekeriya (as)’a bir erkek evlat müjdelenmiştir. Meryem Suresi’nde de hayatından kesitler anlatılan Hz. Zekeriya (as)’ın oğlunun adı Yahya’dır. Hz. İsa (as) doğduktan sonra, İsrailoğulları Hz. Zekeriya (as)’a karşı kin beslemeye başlamıştır. Allah’ın peygamberini kabul etmeyerek, O’nu şehit etmişlerdir.

Ayrıca Zekeriya (as)’nın Hz. Meryem’e yaptığı yardım ve iyiliklerden de bahsediliyordu.  Bunları tefekkür ederek ziyaretimi yapıyordum ki, bir anda ne olduğunu anlayamadığım şekilde caminin halıları üzerinde parende atmış gibi oldum. Kısa bir süre önce kalp damarlarıma stend takıldığından boylu boyunca uzanmış olmamdan dolayı hanımım “Ya Erbay’a bir şey olursa” endişelenmişti. Kendimdeydim. Kerim Bey, “Erbay, daha yeni başladık; neler göreceksin daha” sözleriyle teselli etti. Bir şeyim olmadığını, sadece bir hal oluştuğunu dilim döndüğünce ifade ettikten sonra bu hali bir daha yaşayamadım.

Yolculuğumuz devam ediyor. Hama ve Humus’tan geçeceğiz. Şehir isimleri yabancı gelmiyor. Türkiyeli Müslümanları derin yaralayan olayların olduğu yerleşim yerlerinden geçiyoruz. 2 Şubat 1982’de Suriye Hükümeti‘nin Kardeşler ‘in Hama şehrinde başlattığı ayaklanmayı bastırmak amacıyla saldırarak, binlerce kişinin hayatını kaybettiği katliam. Uluslararası Af Örgütü‘ne göre ölenlerin sayısı 10.000-25.000 arasında olmasına rağmen gerçek rakam bunun çok üstünde veya altında olabilir. Suriye Hükûmeti ölenlerin sayısı hakkında resmî bir açıklama yapmamıştı. Nusayri kökenli olan Hafız Esad’ın rejimini kabul etmeyen Sünni Müslüman Kardeşler Cemaati ülke çapında silahlı bir ayaklanmaya girişti. Örgüt, 1970’lerin sonlarından itibaren Suriye içinde sivil ve askeri hükûmet görevlilerini, Hıristiyanları ve altyapı tesislerini hedef alan gerilla savaşına girişti. Baas hükümeti ise bu saldırılara işkence, toplu tutuklama ve idam gibi sert baskılarla karşılık verdi. Rejim aleyhtarı şiddet Haziran 1979’da, Halep‘teki bir topçu okulunda çoğu Nusayri olan 83 askeri öğrencinin öldürülmesi ve Ağustos-Kasım 1980 arasında Şam‘da yüzlerce kişinin öldürüldüğü üç bombalı araba saldırısını da içeriyordu. Hafız Esed yönetiminin saldırılara verdiği sert cevaplarla birlikte Müslüman Kardeşlerin eylemleri daha da arttı. Olaylar, Şubat 1982’de muhafazakâr Sünni şehri Hama‘da başlayan bir genel ayaklanmayla doruğa çıktı. İslamcılar ve diğer muhalif militanlar Hama’yı “kurtarılmış şehir” ilan ederek, Suriyelileri “kâfir” olarak adlandırdıkları hükûmet güçlerine karşı ayaklanmaya çağırdılar. Müslüman Kardeşler militanları Baas Partisi üyelerinin, hükûmet ajanlarının ve rejim destekçilerinin evlerini basarak yaklaşık elli kişiyi öldürdüler. Suriye’de tarihin her sayfası acı, ıstırap ve kanla yazıldı. Hafız Esad’ın ve Beşşar Esad’ın küstahça -adeta halkıyla alay eder gibi-sırıtan resimleri duvarlarda asılı kalsın diye, Suriyeliler öldü ve ölmeye devam ediyor. Suriye tarihinde Hafız Esad durdurulmadığı için katliamlar yaşandı

Şam’a giriş güzergâhımız üzerinde Hama’dan sonra Humus şehrinden geçtik. Yol üzerinde seyyar satıcıdan taze hurma satın aldık. Akşam ve yatsı namazlarımızı Halid b. Velid Camiinde eda ettik.  Bir müddet daha yol kat ettikten sonra Şam’ın ışıkları göründü, ancak git git bitmiyor. Arabaların ışıkları gözlerimizi almaya başladı, bir taraftan da uyku bastırdı. Kerim Eren daha önce kaldığı Zeynebiye mahallesini çıkaramadığı için ticari bir taksiyi mihmandarlık yapması için kiraladı. Zeynebiye mahallesinde otel aramamız, yerleşme ve dinlenme derken gece yarısını geçmiştik.

08 Kasım 2010 Pazartesi

Seyyide Zeyneb Camii, Suriye‘nin Şam şehrinin güney banliyölerinde Seyyide Zeyneb mahallesinde bulunan bir camidir. Şii Müslüman geleneğine göre cami, Ali ve Fatıma‘nın kızı Zeyneb bint Ali‘nin mezarını içeriyor. Mezar, 1980’lerden itibaren Suriye‘de Şii dini çalışmalarının merkezi ve Müslüman dünyasının dört bir yanından gelen Şii Müslümanlar tarafından toplu hac ziyareti merkezi haline getirildi. Ziyaretin ilk zirvesi normalde yaz aylarında gerçekleşir. Türbeye ev sahipliği yapan günümüz camisi 1990 yılında yapılmıştır. Zeyneb bint Ali‘nin nerede vefat ettiği konusu tartışmalıdır. Zeyneb Medine‘ye döndükten sonra başka bir şehre gidip gitmediği tespit edilemediğinden Kahire, Şam ve Medine‘de vefat ettiğine dair çeşitli rivayetleri olan caminin avlusunda sabah namazı sonrası İranlı hacı kafilesi ile birlikte ağıtlarına eşlik ettim.  

Şam’a Elveda…

Kahvaltımızı otelde yapıp yola çıktık. Ürdün’e girişte pasaport kontrolü araçların evrakları derken epey oyalandık. Şehirlerinden geçtik. Amman’a uğrayacaktık ama otoyoldaki sapakları atlayınca “seni uzaktan sevmek” dedik. Ürdün’den Suudi Arabistan kapısına gidecektik ancak sanırım terslik oldu. Yolda sorarak ilerlemeye gayret ettik. Daha sonra önümüze bir araç alarak Amman’dan çıkabildik. Amman otobanında önümüzde seyreden Kerim Eren’in arabasının tekerinin inik olduğunu yolculuğumuz boyunca ön koltukta oturan Necati Sungur fark ederek Kerim Eren’i telefon ile aradı. Biraz ileride yolun sol tarafında bir oto lastik tamiri atölyesini fark edince Kerim Bey bize araçları sağa çekip beklememizi söyleyip kendisi ileriden bir dönüşle yolun solundaki tamirciye geçti. Orada lastiğini tamir ettirdikten sonra yola devam ettik. Lastik tamircisi ile Kerim Eren’in sohbeti Hac yolculuğumuz, nereden geliyoruz vs. üzerine olmuş.

Akşam yol üzerinde kuzu şiş siparişlerimizde yatsı ezanı okuyordu. Çiğnemeden yutulan etler sanırım bir hafta kadar midemizde misafir edildi. Şenol burada açık havada ‘Ya Fatıma’ ilahisi ile eşlik etti. Gözyaşlarımız sel olmasa da yanaklarımızda şelale oluşmasına yetti. Kafilemizin her anını fotoğraflayan veya videoya çeken Mustafa Aydın’da boş durmuyordu. Allah ondan razı olsun. İçimizdeki en genç olduğu için kafilenin her işine anında koşuyor, çözmek için çaba sarf ediyordu. O gece 22.00 sularında Suudi Arabistan gümrük kapısına yaklaştık. Buradaki işlemler diğer gümrük kapılarındakilerden uzun süreceğini biliyorduk. Araçlarımızı uygun yerlere park edip evraklarımızı alarak bize ayrılan bankoların önünde sıraya geçtik. Arapların rahat tavırlarını daha önceki gittiğim dönemlerden biliyordum. O nedenle buradaki beklememizin uzun süreceğini bildiği için oradaki camiye gidip biraz uzanıp kestirmemiz gerektiğinden öyle yaptık. Caminin uygun duvar kenarlarına uzanıverdik. Suudi gümrük görevlileri bulundukları bankolara bizleri teker teker çağırarak fotoğraflarımızı çektiler, pasaportlarımızı kontrol ettikten sonra giriş kaşelerinin vurulmasını bekledik. Hatırımda kaldığı kadar 8 saat beklemiştik. Arabistan gümrük görevlilerinin rahat tavırlarından sinirlensek de ‘ya sabır!’ diyerek birbirimizi teselli etmeyi ihmal edemezdik.

09 Kasım 2010 Salı

Sabah namazını Ürdün’ün Cabir sınır kapısını geçince Suudi Arabistan Gümrük kapısındaki camide kıldık. Artık Suudi Arabistan topraklarındaydık. Araçlarımızın depoları boşalmıştı. Gümrükten çıkar çıkmaz ilk benzin istasyonunda pompalara yanaşıp depolarımızı sonuna kadar doldurduktan sonra lastiklerin havasını da kontrol etmeyi ihmal etmedik.  Yoldaki asfalt sıcaklığından dolayı hava basıncının 35 basılmasını önermişlerdi. Suudi Arabistan’ın Gündüz yol kenarında deve sürülerini görünce frene basmamak olmazdı. Öyle de yaptık. Kerim Eren kafile reisi olarak önden gittiğinden bir km kadar önde bizim arkasından gelmediğimizi fark etmiş u dönüşü ile yanımıza geldi. Araçlarımızın kapısını açıp kendimizi kumlara batarken bulduk. Kumların içinde dolaşıyorduk, bileklerimiz kumların içindeydi yer yer diz kapaklarımıza kadar kumlarına battığımız tepelerde oldu. Sevincimizden kumları avuçluyor havaya atıyorduk. Şaşkınlığımız geçmeden “Kâbe yollarında kumlara batsam” ilahisinin tam yerinde olduğunu fark etmemiz uzun sürmedi.

Arayı arayı bulsam izini,

İzinin tozuna sürsem yüzümü.

Hak nasip eylese görsem yüzünü,

Ya Muhammed canım arzular seni.

Bir mübarek sefer olsa da gitsem

Kâbe yollarında kumlara batsam

Hup cemalin bir kez düşte seyretsem

Ya Muhammed canım arzular seni.

Ali ile Hasan, Hüseyin anda,

Sevgisi gönülde, muhabbeti canda.

Yarın mahşer gününde, ulu divanda

Ya Muhammed canım arzular seni.

Yitirdim o dostu bilmem ne yanda?

Sevgisi gönülde, muhabbet canda.

Yarın mahşer günü ulu divanda,

Ya Muhammed canım arzular seni.

Yunus senin methin eder dillerde,

Sevilirsin bütün bu gönüllerde.

Ağlayı ağlayı gurbet ellerde,

Ya Muhammed canım arzular seni.

İlahiyi çölde ve koro halinde söylemenin hazzını yaşasanız, ne demek istediğimi veya nasıl bir duygu yüküyle seslendiğimi anlayabilirsiniz. Kumlar ayaklarımızın altında kar gibi kayıyor, kafilemizin fertleri tepecikler üstünde ilahiye eşlik ediyorlardı. Allah’ım bu dakikaları bizlere yaşattığın için binlerce şükür diyoruz. Sevincimize diyecek yoktu. Aynur Can bacımızın “İnşallah Kültür Bakanı olursun” duası kumların şahitliği ile birden Ayşen Gürcan’ın aileden sorumlu Devlet Bakanı olacağını bilmeden ‘âmin’ demiştik. Hail şehrine girdiğimizde akşama yakalanmıştık. Bir kebapçının önünde aracımızı park edip beklemeye başladığımızda Kerim Eren ve Ergin Can kafa kafaya verip dinlenebileceğimiz güzel bir otel aramaya başladılar bile.

 

Öyle Özledik ki…

10 Kasım 2010 Çarşamba

Sabah namazımızı odalarımızda eda edip butik otelden ayrıldıktan sonra sabah 07.00 sularında yol üzerinde uygun gördüğümüz bir yerde kahvaltı yapmak üzere durduk. Hanımlar her zaman olduğu gibi araçlarındaki hazır yiyeceklerden mükellef soframızı hazır ederken, erkekler çevredeki kaya, taş ve kumlardaki börtü böcekle biyoloji bilgilerini tazelemekle meşgul olmaya başladılar.  Kahvaltı soframız henüz toplanmamıştı ki, Meliha bacımız eşi Kerim’e sanatçı Abdurrahman Önül’ün seslendirdiği ‘Öyle özledim ki’ ilahisini seslendirmesini isteyince geri çevrilmedi.

Topladım gülleri düştüm yollara

Yolum yine uzar patikalara

Mevlam rahmeyliyor bütün kullara

O yüce rasule ben gidiyorum

Açılsın da yollar sana geleyim

Öyle özledim ki seni ey rasul

Yoruldu yüreğim dert çeke çeke

Kurudu gözlerim yaş döke döke

Yolların üstüne gül eke eke

O yüce rasule ben gidiyorum

Açılsın da yollar sana geleyim

Öyle özledim ki seni ey rasul

Bu yolun sonunda Medine vardır

Hasreti gönlünde yanar yıllardır

Her mevsimi güldür yeşil bahardır

O yüce rasule ben gidiyorum

Açılsın da yollar sana geleyim

Öyle özledim ki seni ey rasul

Ali Ercan’ın sesiyle gönüllerimizde yer tutan “Medine’ye varamadım gül kokusu alamadım Ben Resule doyamadım yaralıyım, yaralıyım” ilahisinde coşkumuz kesilmedi, Arapça ilahi ile devam ettik.

Taleal- bedru aleynâ

Min seniyyâti-il vedâ

Vecebe-ş-şükrü aleynâ

Mâ deâ lillahi dâ

Ay doğdu üzerimize

Veda tepesinden

Şükür gerekti bizlere

Allah’a davetinden

 

Ey bâd-ı sabâ, uğrarsa yolun semt-i Harameyn’e

Ta’zimimi arzeyle, Resûlü’s-sekaleyne.

İkindi namazını Mescid-i Nebevi ’de kılmak için arabalarda Kur’an-ı Kerim ve ilahiler okuyarak yolculuğumuz devam ederken, şoförlük sırası Necat’ideydi. Başı saçtan yoksun olduğu için güneşten fazla etkilenmesin diye başına örtü takmıştı. Yanımızdan Suudiler jipleri ile geçerken bize ve şoförümüze o kadar dikkatli baktı ki önce ne olduğunu anlayamadık. Sonra Suudi Arabistan’da hanımların araç sürmesinin yasak olduğu bilgisi aklımıza gelince olayı çözdük. Necati kardeşimizi başındaki örtüden dolayı bayan zannetmişlerdi. (!) Bir müddet sonra ainci taneleri gibi yol kenarına sıralanmıştık. Elimizdeki renkli haritalara göz atarak yolun neresinde olduğumuzu, ne kadar yolumuz kaldığını görerek aramızda konuşmaya başlamıştık. Böylece direksiyonlarda yorulan vücutlarımızı da dinlendirmiş oluyorduk. Medine’ye varışımıza ve kalan yol durumumuza göz attıktan sonra Medine Milli Görüş Otel’i sorumlusu Mustafa Göksu’yu telefon ile arayan Kerim Eren yaptığı görüşme neticesinde Medine’de kalacak yer sorunumuzun olmadığını, ancak otelde kimse bulunmadığından yemek çıkartamayacaklarını ifade ettiğinde hepimiz birden sözleşmiş gibi “ Olsun, fark etmez, yemek önemli değil, lokantalarda ve dışardan alır yeriz” demiştik. Medine’ye 30 km kadar yolumuz kalmıştı. El Kasım kapısında araçlarımızın ön camlarına 0 senenin Hac arabası olduğumuzu belirleyen etiketlerden yapıştırdılar. Bekleyen birkaç arabayı da sıraya sokarak hepimizi konvoy eşliğinde El-Kasım Garajına çektirdiler. Araçlarımızdan kullanacağımız eşyalarımızı sırt çantalarımıza alıp, Medine’ye minibüs şoförü ile pazarlık edip bindik. Kalacağımız otelin adresini şoföre verdikten sonra Kur’an-ı Kerim tilaveti ve salavatlarla yolculuğumuza devam ettik. 2600 km yol kat etmiştik ama sanki hiç yol yapmamışız gibiydik.

Medine-i Münevvere Arabistan’ın kuzey batısında, Kızıldeniz’e 130 km. uzaklıktadır. Şehrin kurulduğu geniş düzlüğün Kuzeyi Uhud Dağı, güneyi Âir Dağı, Doğusu Vâkım ve Batısı da Vebere hareleriyle (volkanik lav akıntısının oluşturduğu siyah bazalt taşlıklar) kuşatılmıştır. Eski ismi Yesrib olan bu şehre, Rasulullah Efendimiz’in bu şehri nurlandırması ile Dârulhicre, Medînetünnebi, Medine-i Münevvere denilmektedir

Rasulullah Efendimiz’in hicret vatanı  Medine-i Münevvere İslam devletinin ilk başşehridir. Mekke-i Mükerreme’den sonra en mübarek şehirdir. Kuran-ı Kerim’in yarıdan fazlasının indirildiği yerdir. Peygamber Efendimiz buyuruyorlar ki: “Medine, İslam’ın kubbesi, imanın yurdu, hicret mahalli, helal ve haramın açıklandığı makamdır.”  “Kimin Medine’de ölmeye gücü yeterse orada vefat etsin, muhakkak ben, burada vefat edenlere şefaat edeceğim.”

Medine-i Münevvere’ye saygı ve hürmet gerekir. İmam-ı Malik, Medine-i Münevvere’ye girdiği zaman, binmesi için katır getirdiklerinde yürüyemez durumda mazereti olduğu halde, “Rasulullah Efendimiz’in mübarek ayaklarıyla bastığı bir yeri katırın ayakları ile çiğnemek bana münasip değildir” diyerek katıra binmeyi reddetmiş ve Rasulullah’ın huzuruna zorlukla ulaşmıştır.

 Şair Nâbi bir heyetle beraber hacca gider. Medine-i Münevvere’ye yaklaştıkları zaman heyetteki bir paşanın ayağını uzatıp yattığını görür ve seslice şu beyti okur:

Sakın! Terk-i edebden gûyi mahbub-i Hüdâ’dır bu. Nazargâh-ı ilâhidir makâm-ı Mustafâ’dır bu. Habib-i kibriyâ’nın hâbgâhıdır fazilette, Tefevvügu kerde-i arş-ı cenâb-ı kibriyâ’dır bu. Murââtı edeb şartıyla Nâbi gir bu dergâha, Metâf-ı kudsiyan’dır, Bûsegâh-ı enbiyâ’dır bu. 

Sabah olunca müezzinlerin minarelerden bu beyitlerini söylediklerini görünce sorarlar: Siz bu beyitleri kimden öğrendiniz? Cevap verir: “Bu gece Efendimiz bize bu beyitleri talim ettirdi ve minarelerden söylememizi emir buyurdular” der. Abdülhamid Han Hicaz Demiryolunun yapımı sırasında demiryolunu yapan ekibe talimat vermiş: “Medine-i Münevvere’ye yaklaştığınız zaman mümkün olan aletlerin üzerine keçe sarınız ki, fazla gürültü olmasın. Peygamber Efendimiz ’in, Ehl-i beytin ve burada yaşayanların ruhları rahatsız olmasın.”

Peygamberimizin Yanındayız

Ravza’ya yakın mesafedeki otele yerleşir yerleşmez, duşlarımızı alıp, yukarıdaki düşüncelerle gürültü yapmamaya gayret ettiğimizde ikindi ezanı okunmaya başlamıştı. Efendimize gönderilen selamları ilettik. Necati Sungur’la hiç ayrılmadık. Resullullah’ın kabri önündeki görevli polisler herkese fazla durmamaları için “Yallah, hacı !” diyerek kaş, göz işareti, bazen de elleriyle müdahale ediyorlardı. Bir ara görevli polisin önündeki sütrenin dibine çömeldik. Sesimizi çıkarmadan orada oturup Resullullah’a halimizi arz etmeye başladık. Başımızın üstünden hacılar gelip geçiyor, görevliler bizi göremiyorlardı. Dizimizi büküp Resulullah’la sohbete gitmiş gibi bir haleti ruhiye içinde ne kadar durduğumuzu hatırlamıyorum. Akşam ve Yatsı namazlarımızı Ravza’da eda ettik. Otelde Adıyaman milletvekili Mahmut Göksu ve otelin sorumlusu Mustafa Göksu ile sohbetimizde Mekke’de kalacak yerimiz olup olmadığı sorusuna ‘yok’ demiştik. O akşam bizim için çay ocağını açık tutan Mustafa Göksu ile sohbet ederken Mekke’de hanımların ve ihtiyarların rahat etmesi için en az iki oda lazım size, ben bir görüşeyim oteli olan Mısırlı arkadaşım var, onunla görüşeyim dediğinde uygun bulundu. Kafileden Kerim Eren ve Ergin Can erken dönüş yapacaklarını o nedenle Mekke’de otelde kalmayacaklarını, Mina’da çadırlarda kalıp bayram bitince döneceklerini belirttiler.

11 Kasım 2010 Perşembe

Sabah saat 04.00 de Şenol Poyraz’ın kapılarımıza gelip uyandırmasıyla Ravza’ya gittik. Sabah namazı sonrası otelde kahvaltı yaptık. Öğlen namazını eda etmek için çıktığımızda Mekke’de kalacağımız otelin adresini aldık. Hurma ihtiyaçlarımızın Medine’den PTT Kargo ile ev adreslerimize gitmesini sağladık. 

12 Kasım 2010 Cuma

Bugün sabah namazının akabinde Medine’deki ziyaret yerlerini arkadaşlar dolaştılar.

Kuba Mescidi

Hz. Peygamber (s.a.s.) Mekke’den Medine’ye hicreti sırasında Kuba’da konaklamış ve Buhâri’nin rivayetine göre burada on dört gün kalmıştır.  Burada bulunduğu sürede Resulullah yapım çalışmalarında kendisinin de yer aldığı İslam’ın ilk mescidini yaptı ve içinde namaz kıldı. Kur’an-ı Kerim’de “İlk günden, temeli takva (Allah’a karşı gelmekten sakınmak) üzerine kurulan mescit, içinde namaz kılmana elbette daha layıktır”(Tevbe, 9/108.) anlamındaki ayette zikredilen mescit Kuba mescididir. Hz. Peygamber (s.a.s.), Medine’ye yerleştikten sonra da, genellikle cumartesi günleri binekle veya yaya olarak Kuba’yı ziyaret eder, mescitte namaz kıldıktan sonra Medine’ye dönerdi. Bir hadis-i şerifte, “Kuba Mescidi’nde kılınan bir vakit namaz bir umre yapmak gibidir” buyurulmuştur. Kuba mescidini ziyaret edip burada iki rekât namaz kılmak müstehaptır.

Bakî Mezarlığı (Cennetü’l-Bakî) 

Mescid-i Nebevi’nin yakınında bulunan mezarlığın yerini Hz. Peygamber (s.a.s.) belirlemiştir. Buraya muhacirlerden ilk defnedilen Osman b. Maz’ûn’dur. Daha sonraları Hz. Peygamber’in oğlu İbrahim, kızlarından Rukıyye, Zeynep, Fatıma ve torunu Hasan buraya defnedildi. Hz. Osman, Abdurrahman b. Avf, Sa’d ibn-i Ebi Vakkas ve Ebû Hüreyre gibi birçok İslam büyüğü burada yatmaktadır.

Mescidü’l-Kıbleteyn  (İki Kıbleli Mescid)

İslam’ın ilk yıllarında namaz Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’ya doğru kılınıyordu. Peygamber Efendimiz kıblenin Mekke’deki Mescid-i Haram olmasını, namazların Mescidi Haram tarafına dönülerek kılınmasını arzu ediyor ve bu yönde vahy gelmesini bekliyordu. Resulullah’ın Medine’ye hicret etmesinden on altı ay sonra idi. Bir gün Hz. Peygamber (s a s) Seleme oğulları mescidinde sahabeleri ile birlikte öğle namazını kılıyordu. Namazın ilk iki rekâtı tamamlandığı sırada kıblenin Mescid-i Haram olması yönündeki beklentisini gerçekleştiren vahiy geldi: “(Ey Peygamberim!) Biz senin çok defa yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu (vahiy beklediğini) görüyoruz. (Merak etme,) elbette seni hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz. (Bundan böyle) yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. (Ey Müslümanlar!) Siz de nerede olursanız yüzünüzü hep onun tarafına çevirin.” (Bakara, 2/144)

Bu ayetin inmesi üzerine Peygamberimiz (s.a.s.) ve onunla birlikte namaz kılanlar yüzlerini ters yöne yani Mekke’deki Mescidi Haram yönüne çevirip namazı öyle tamamladılar. Böylece namazın ilk iki rekâtı eski kıble olan Mescid- i Aksâya doğru, son iki rekâtı ise yeni kıbleye, Mescid-i Haram ’a doğru kılınmış oldu. Bundan dolayı içinde bir tek namazın iki ayrı kıbleye doğru kılındığı bu mescide, “İki Kıbleli Mescid” anlamına “Mescidü’l-Kıbleteyen” denmiştir.

Uhud Şehitliği

Medine’nin 5 km. Kuzeyinde yer alan dağın adıdır. Hz. Peygamber (s.a.s.), Hicretin 3. yılında, bu dağın eteklerinde Mekkeli müşrikler ile savaşmıştır. İslam tarihinde Uhud Savaşı diye anılan bu savaşta aralarında Hz. Hamza, Abdullah b. Cahş, Mus’ab b. Umeyr, Hanzala b. Ebî Âmir ve Enes b. Nadr’ın da bulunduğu 70 sahabe şehit düşmüş ve buraya defnedilmişlerdir. Uhud şehitliğinin ziyaret edilmesi müstehap görülmüştür. Hz. Peygamber (s a s), “Uhud bizi sever, biz de kendisini severiz” buyurmuştur.

Şekerli çayı yıllar sonra zorunlu içtiğim sabah kahvaltısını Bin Davut çarşısında Bangladeşlilerin işlettiği bir restoranda ayaküstü yaptık. Birkaç mağaza alışverişten sonra otele geldik. Cuma namazına kadar istirahatten sonra Mescid-i Nebevi’ye giderek namaz sonrası Peygamberimizle vedalaştık. O gün hutbede arabî kelam bizde mafiş olmasına rağmen cahil cesareti ile hocanın hac ile alakalı konuda konuştuğundan eminim. Okuduğu ayet ve hadislerde geçen kelimelere kulağımız aşinaydı. İkindi namazına kadar burada kaldık. Peygamberimizin minberi ve mihrap arasında namaz kılıp Resulullah’ı ziyaret ettik. Akşam yemeğinde kafile olarak hijyen olmamasına rağmen tavuk döneri tercih etmemizin nedeni içindeki baharatlardı.  Akşamla yatsı arasında dostlarımıza götürmek üzere hediyelikler almayı ihmal etmedik.

13 Kasım 2010 Cumartesi

Sabah namazından sonra Kerim Eren açık havada Mekke’de,  Arafat’ta, Mina ve Müzdelife’de neler yapacağımızı, Haccımızı nasıl eda edeceğimize dair bilgiler ihtiva eden sohbet yaptı.  Arkadaşlardan gelen soruları da cevaplayan Kerim kardeşimizin fisebilillah yaptığı hizmetin karşılığını “Allah razı olsun!” diyerek ödemiş olduk. Öğlen vaktine kadar dinlenmek üzere odalarımıza çıktık. Öğle namazlarımızı eda ettikten sonra Duka adında karışık bir baharatı tavsiye üzerine aldım. Kuka ve akikten mamul tesbihlerin en güzelleri Türkiye’de olmasına rağmen sırf Medine’nin manevi coğrafyasından alınmış olmasının güzelliğinden dostlarıma almayı ihmal etmedim. Namaz sonrasında araç kaptanları olarak arabalarımızı otoparktan almayı planlamıştık. İkindi namazı sonrasında Ergin kardeşimizin orada bizlere tanıştırdığı Hasan’la birlikte arabalarımızı almak üzere Medine girişindeki otoparkta arabalarımızın güneşin altında sıcaktan yanmış halde binerek otelin önüne kadar getirdik.  Akşam ezanı okunduğu için benzinlikler çalışmıyordu. Depolarımızı lebalep doldurduktan sonra bir lokantada yemek yedik. Yatsı namazını Ravza’da eda ettikten sonra Peygamberimize vedamızı Mustafa Aydın ile yaptık.  Yorgunluktan uyuyamasak da ertesi gün yapacağımız uzun yolculuğun heyecanı çantalarımızı hazır edip, dinlendik.  

14 Kasım 2010 Pazar

Sabahın ilk ışıkları 04.20 gibi kaç gündür özlemini çektiğimiz Kâbe’ye kavuşmak üzere odamızda giyindiğimiz ihramlarla otel kapısı önünde araçlarımızla hazırdık.

İhram niyet ve telbiyeden ibarettir ki hac ve umre yapılamaz. Erkeklerin büründükleri rida ve izar denilen iki parça örtüye ihram denilmektedir (hanımların ihramları normal elbiseleridir). Hac ve umre ibadetlerini eda etmek için bir kısım mubahları haram kılmaktır.

Sabah namazımızı yol üzerinde eda ettik. Mekke’ye giderken yolda “Lebbeyk, Allahumme lebbeyk, lebbeyke la şerike leke lebbeyk. İnnel-hamde ve’n-ni‘mete leke ve’l-mülk. La şerike Lek.” (Buyur Allah’ım buyur, emrine geldim. Buyur Allah’ım buyur senin hiçbir ortağın yoktur. Hamd sanadır, nimet de, mülk de senindir. Senin hiçbir ortağın yoktur.) diye telbiye getirip peşinden tekbir ve Salavat-ı şerife okuduk.

Medine-Mekke otobanında zikir, tesbih ve tehlil ile yolumuza devam ediyorduk. Yol kenarlarında her on kilometrede levhalarda hatırlatmalar yapılmıştı. Kafile reisimiz Kerim Eren Mazda’sı ile en önde, arkasından Ergin Can Peguet’i, fakirin Hacı Toyota’sı, Şenol Poyraz’ın Ford Escort’u, Mehmet Aydın’ın Hac yolculuğu için alınan Volkswagen minibüsü süratle yol alıyordu. Mekke’ye 20 km kadar kalmıştı araçlarımızı otoparka gönderdiler. Orada eşyalarımızı bavul ve çantalara yerleştirdikten sonra toplu taşıma aracı ile Harem’e gittik. Aramızdan 4 kişi eşyalarımızı kalacağımız otele bırakmak üzere arkası açık bir araç kiralayarak bavullarımızı doldurduk. Diğerleri Ergin Can’ın önderliğinde Kâbe’ye umre ve say yapmak için giren ekipten arkadaşlarımın anlattığı bir şeyi buraya not etmek isterim. Ergin Bey, beraberindekilere sıkı sıkı tembihlemiş; ben başınızı kaldırın demeden kimse başını kaldırmayacak diye. Herkes başı önde Ergin Beyi takip etmişler. Baş kaldırıp bakmak yok, ayak uçlarına ve Ergin Can’ı takip ederek Mutaf’a (tavaf alanına) basamaklardan inince, şimdi demiş Ergin bey, şimdi herkes başını kaldırsın. Başlarını kaldıran kardeşlerimiz, olanca haşmeti, güzelliği ve muhteşem görüntüsüyle Kâbe’yi karşılarında görünce şok olmuş önce dilleri tutulur olmuş sonra göz yaşları hıçkırıklar arasında dua dua olmuş dilleri, gönülleri. Bu an hiç bitmesin istemişler. Bu hâli yaşamalarına vesile olan Ergin Can’a da duayı eksik etmemişlerdir herhalde.  Kerim Eren, Mustafa Aydın ve Şenol Poyraz ile birlikte kafilemizin eşyalarını otele götürüp döndüğümüzde Harem’e elimdeki sırt çantası ile almayacaklarını düşünerek nereye bırakabileceğimi Kerim kardeşimize sordum, o da “Şöyle duvar dibine yere bırak” dedi. “Ya birisi alırsa?” deyince ” Alan düşünsün sana ne?” cevabı şimşek gibi geldi. Bu manidar sözü o günden sonra nereye gitsem, nerede böylesi bir durumla karşılaşsam “Alan düşünsün” dedim.

Umre tavafı ve say yaptık. Tavafa ait özel bir dua, özel bir zikir yoktur. Kul Allah’a istediği gibi dua eder ve istediği gibi Onu zikreder. Kabe’de Rüknü’l Yemani ve Hacer’ül Esved arasına gelince “Ey rabbimiz! Bize bu dünyada da ahirette de iyilikler, güzellikler ver. Bizi ateşin azabından koru” diye dua edilmesi iyidir. Kafilemizin diğer fertleri ile buluşup akşam namazımızı Beytullah’ta eda ettik. 22.00 sularında Mina’ya gitmek üzere otelden ayrıldık. Mina’da Ergin Can’ın tanıştığı arkadaşların bulunduğu çadırı bulup hanımları bayanların bulunduğu çadırın içine koyduktan sonra dış kısımda daha doğrusu yol üzerinde bir kenara kıvrılıp yattık. Yol üzeri dedim de aklıma geldi gün ışıdığında sağımda solumda ayağımın altında kola kutuları, yemek artıkları, kâğıtlar, poşetler vs. içinde yatmış olduğumu fark ettiğimde çok yıldızlı otelimizde uyanmıştık.

15 Kasım 2010 Pazartesi

Sabahla birlikte abdest alınacak mekândaki sırayı görünce çantalarımıza ne olur ne olmaz diye aldığımız küçük su şişesi ikimizin de abdest almasına yetti.  Yani yarım litre su ile iki kişi gayet güzel abdest alınabiliyormuş aynel yakın yaşamış olduk.  Zaruretler adama neler yaptırmaz. Biz namazımızı eda ettiğimizde tuvalet sırası sona ermişti. Rahatlıkla ihtiyaçlarımızı gideriverdik.

Mekke ile Müzdelife arasında Mescid-i Harâm’ın yaklaşık 7 km. kuzeydoğusunda ve Harem sınırları içinde bulunan Mina şeytan taşlama, kurban kesme, bayram günlerinde konaklama gibi hac ibadetlerinin (menâsik) yapıldığı yerdir. Gerek bu bakımdan gerekse Müzdelife vakfesi sırasında Mina topraklarına geçmemek için buranın sınırlarının kesin şekilde belirlenmesi önem taşır.

Sırada Arafat vardı. Kafilemiz kalabalık olduğundan tanıdık şirketlerin otobüsleri ile Arafat’a çıkmanın doğru olacağını düşünerek gruptakileri ayırdık. Necati Sungur ve biz ayrı bir otobüsle gelecektik. Arife günü sabah namazının ardından Arafat’a çıkmak sünnettir. Arafat’a intikalde izdiham olduğunu bildiğimizden çadırda beklemeye başladık. Ancak hiçbir otobüs bizi almıyordu. Her kafilenin başlarında görevlileri otobüsleri numaralandırmışlar hacılarını teker teker bindiriyorlardı. Bizim kafilemiz resmi kayıtlarda olmadığı için sıkıntı olmuştu. Hanımlarla boş bir çadıra girdiğimizde Cezayirli gençlerin çadırlarda hacılardan arta kalan ekmek, meyve, ayran ve su gibi yiyecekleri toplayıp orta yerde kendilerine ziyafet çektiklerini, çadırın tepesindeki elektrik fişinden de su ısıtıcılarına bağlantı yapıp çay demlediklerini gördüğümüzde selamlaşarak Türkiye’den geldiğimiz belirtince bize de ikramda bulundular. Tekrar çadırımızdan çıkıp otobüslerin güzergâh yoluna çıktığımızda vakit geçmeye başlamıştı.  Arkadaşlarımız Sıla Tur ve İrem Tur’un kafileleri ile Arafat’a çıkmışlardı. İki aile orada beklemeye ve gelen otobüslere binmeye gayret ediyorduk. Gelen otobüsleri yönlendiren görevliler binmemize mani oluyorlardı. Dakikalar buruk geçmeye ve Arafat’a vaktinde çıkamamaya kadar endişelerimiz çoğalmıştı. Arafat’a ulaşan arkadaşlarımızla telefon temasımız vardı. Bir ara Kerim Eren, “sadaka verin” uyarısında bulunduğunda o anda yol temizliği yapan hizmetlinin cebine riyallerden koyuverdik. On dakika kadar geçti geçmedi bir otobüs durdu. Hacılar kapılarına hücum ettiler. Dilleri farklı bu grubun arasına girdik ama nafile. Otobüs kapasitesi kadar yolcuyu aldı kapısını kapattı. Eşim otobüslerin duruş ve kalkışlarını düzenleyen görevliye Türkçe olarak ama el, kol hareketlerine gözlerine elini götürerek Arafat’a çıkmak istediğimizi anlatmayı başarmış olacak ki,  adam eliyle bekleyin işareti yaptı. İlk gelen otobüse binmemiz için yardımcı oldu. Necati ile ben arka kapıdan hanımlar ön kapıdan boş bulunan yerlere ayakta sıkışmıştık. O andaki sevincimizi şu anda yazamıyorum. Biz otobüsün arkasından bindik diye seslenirken, onlar ön tarafta sevinçliydiler. Arafat’tayız. Kafilemizin diğer fertleri ile buluştuk. Ergin Can’ın daha önce geldiği tur şirketinin çadırındayız. Vakfemizi ve namazları bu çadırda eda ettik.

Arafat Vakfesi

Sözlükte “durmak, ayakta durmak, bir yerde beklemek” anlamındaki vakfe (vukuf) terim olarak hac ibadetini yerine getiren kişinin belirli bir zaman diliminde belirli yerlerde bir süre durmasını ifade eder. Arafat, Mekke’nin doğusunda Tâif yolu üzerinde kuzeyi, güneyi ve doğusu dağlarla çevrili engebesiz bir alandır ve Harem sınırının dışında Hil bölgesindedir. “Urene vadisi hariç Arafat’ın tamamı vakfe yeridir” gibi hadisler vakfe yerini bildirmektedir. Arafat vakfesinin haccın bir rüknü olduğu kitap, sünnet ve icmâ ile sabittir. Vakfe zamanı zilhicce ayının dokuzuncu günü zeval vaktinin girişiyle, dört mezhebe göre bayramın ilk günü fecir vaktine kadar devam eder. Vakfe için belirlenen sürenin gündüz veya gece herhangi bir anında Arafat’ta bulunmak farzın yerine gelmesi ve haccın sıhhati için yeterlidir.

Akşam gün batımında Arafat’tan ayrılıp Müzdelife’ye geçmek için bir kısmımız Senabil Turizmin diğerleri Sıla Turizmin otobüslerine bindik. Oradaki çadırlarda akşam ve yatsı namazlarımızı cem ederek taş toplamak üzere çevrede dolaşmaya başladık. Harem sınırları içerisinde bulunan Müzdelife, Arafat ile Mina arasındaki bölgenin adıdır. Müzdelife’nin herhangi bir yerinde vakfe yapılabilir. Yaşlılık, aşırı kalabalık gibi durumlarda Müzdelife vakfesi terkedilebilir ve bundan dolayı bir ceza gerekmez. Vakfenin yerine gelmesi için zamanında kısa bir an da olsa Müzdelife’de bulunmak yeterlidir. Akşamla yatsı namazlarını Müzdelife’de yatsı namazı vaktinde birleştirerek (cem‘-i te’hîr) kılmak Hanefîler’e göre vacip, diğer mezheplere göre sünnettir.

Vakfemizin bitmiş olduğunu, şeytan taşlamak için gideceğimiz mesafe ve kalabalığın çok olacağını düşünerek 22.30 sularında yürümeye başladık. Kırşehir kafilesini getiren şirketin sahibi hacılara yardımcı olmamızı, ihtiyarlara özellikle sahip çıkıp kollarına girmemizi rica etmişti. Kurbanlarımız kesmesi için ücretlerimizi de bu şirkete vermiştik. Böylesi bir yardımlaşmanın sevabının şuurunda olarak görevleri ifa ettik. Elimize bir şemsiyenin ucuna bez bağlayıp hacılara öndeki işaretli nereye giderse peşinden gideceğiz dedik. Ve öyle de yaptık. İhtiyarların kollarına ikişer kişi girdik. Yol uzun ve meşakkatli. Şeytan taşlama” diye de adlandırılan bu atışlar, Hz. İbrahim’i Allah’ın emrini yerine getirmekten alıkoymak isteyen şeytanın yine onun tarafından Mina’da taşlanmasının hâtırasını yaşatmakta ve insanları daima günaha sokmaya çalışan şeytana karşı bir tür tepki ve direnmeyi temsil etmektedir.

16 Kasım 2010 Salı

Şeytan taşlamasından sonra Kırşehirli hacı kafilesinden ayrıldık. Otelimize dönüşte epeyce zorlandık. Yorgunluk ve bitkinlikle yönümüzü şaşırmamızdan otelin bulunduğu yer yakın olmasına rağmen dolaşıp durduk. Bir müddet sonra iyice yürüyemez hale geldiğimizde arabaya bindik, kısa bir mesafe gittikten sonra otelimizle buluştuk.  Odamıza çıkar çıkmaz kafasını yastığa koyan uyumuş, horultular güzel bir armoni şeklindeydi.  O gece neredeyse yolları yalayarak Hac kapmış olmanın mutluluğunu yaşatan Allah’a şükrettik.

Odamızda dinlenirken Kerim Bey aradı. Şeytan taşlamaya gitmediklerini, bizleri merak ettiklerini, ihramdan çıkılmaması gerektiğini önemle belirtti. Bir müddet sonra kurbanlarımızın kesildiğini artık ihram yasağımızın kalmadığını söyleyince ihramdan çıkmak için yapılacaklara göz attık. Erkekler saçlarını ya ustura ile tıraş ettirirler veya en az saçlarının dörtte birini, parmak uçları kadar kısalttırırlar. Başı tıraş ettirmek, kısalttırmayı efdaldir. Kadınlar ise tıraş olmazlar, saclarının uçlarından 1-2 santim kısaltırlar. Necati’nin başında saç olmadığı için teberrüken makasla başından saç kesiyormuş gibi yaptık. Bu hoş bir anı olarak kaldı hafızalarımızda. Türkiye’den çıkıp yolları yalaya yalaya 3500 km. yoldan sonra haccımızı Allah kabul eder inşallah. Zira o yıl orada bulunan yaklaşık üç milyon hacıdan birinin duası kabul edilse bizi de arasına alacağından şüphemiz yoktu. Hepimiz bir ağızdan “ Hacı olduk!”

Ve Bayram

İslâm dininde ramazan ve kurban olmak üzere iki bayram vardır ki,  ikisi de hicretin 2. yılından itibaren kutlanmaya başlanmıştır. Hicrî takvimin son ayı olan zilhiccenin onunda başlayan ve dört gün devam eden kurban bayramı bu günlerde kurban kesildiği için bu adla anılmıştır. Müslümanlar bu günlerde birbirlerini ziyaret eder, bayramlaşır, yer, içer ve eğlenerek günlerini neşe ile geçirmeye çalışırlar. Hz. Peygamber, “Arife günü, kurban günü ve teşrik günleri Müslümanların bayramıdır. Bu günler yeme içme günleridir” buyurmuştur. Kurban bayramında ise ilk olarak kurban etinden yenilmesi gerekir dedik odamızın kapısı tıkladı. Tepsi üzerine kavurma et tabağı, yanında tatlılar, ekmek ve çeşitli yiyeceklerle çaydanlık kapımızın eşiğine bırakılınca şaşkınlıktan olsa gerek “Mehmet ağabey kesilen eti ne çabuk kavurdular?” soruma “Daha önce demiştik bizim kurban payımızı erken yolladılar” deyince sofrada gülüşmeler oluştu. Meğer tecrübe çok önemliymiş. Konserve kavurma almışlar, ısıtıp getirmişler. Kurban etimiz kadar lezzetli gelen bu yemekten sonra bayramlaşmamızı kafilemizin büyüğü olarak Mustafa Çelikten dedemizin elini öpmek için sıraya girdiğimizde o ağlamaya başladı. Bizler de ağlıyorduk. “Şimdi torunlar sizin gibi sıraya geçerlerdi, onlara harçlık verirdim” deyince biz de senin torunun sayılırız diyerek şakalaşıp harçlık istedik. Gülüştük, sohbetimiz farklılaştı. Mustafa Aydın bilgisayarına yüklediği yolculuk resimlerimizden seçtiklerini odamızdaki televizyondan yayınladı. Çok güzel bir bayram günüydü.

Bugün Kâbe’nin kalabalık olacağı, geliş gidişlerinde sorun yaşanacağı gibi ortak kararımızdan sonra otelde kalıp bekledikten sonra ziyaret tavamızı ve say’ımızı yapmak gerektiğinden otelde Mustafa Aydın’ın babası ve rahatsız olan annesini bıraktık. Bir otomobille Beytullah’a gittik. Harem’e 2 km kala tünelde bizleri indirdi. Birbirimizi yakın takiple tünelden geçerken aklıma 1990’da yaşadığım Tünel Faciası geldi. Tedirgindim. Eşime hızlı yürümemiz gerektiğini ve bir an önce tünelden çıkmamızın iyi olacağını söyledim. Etrafımız ana-baba günü, kıyamet sahnesini andırıyordu. Mahşeri bir kalabalık vardı. O gün ziyaret tavafımızı yapamayacağımızı bilerek gitmiştik. Üst kat, orta kat ve alt katlarda birbirimizden ayrılarak tavaflarımızı eda ettik. Sözlükte ‘bir şeyin çevresinde dönmek, dolaşmak’ anlamındaki tavaf kelimesi fıkıh terimi olarak usulüne uygun şekilde Kâbe’nin etrafında dönmeyi ifade eder. Kâbe sol tarafa alınarak Hacer’ül-esved hizasından başlanıp aynı noktada tamamlanan her dönüşe “şavt” ve yedi şavta tavaf adı verilir. Tavafın yapıldığı alana metâf denilir. Tavaf eden kişi, her şeyin başka bir şeyin etrafında belli bir düzen içinde döndüğü kozmik düzenin bir parçası olmayı kendi iradesiyle kabul ederek bu harekete katılmaktadır. Yatsı namazından sonra buluşup otelimize geçtik. Yolları bilmeyince bayağı zorlandık. Yaklaşık 8 km yürüdükten sonra odamıza geldiğimizde yatağa kendimizi zor atmıştık. Ayaklarımızda patlamalar olmuştu açlığımızı elimizde ne varsa onlarla geçiştirmek için her zamanki gibi Mustafa Aydın imdadımıza yetişmişti. Otelin altındaki bakkaldan yufka ekmeği, peynir, zeytin ve domates getirdi.  

17 Kasım 2010 Çarşamba

Sabah ezanıyla kalkıp namazımızı eda ettikten sonra, 11.00’e kadar uyuduk.  Kahvaltı yaparken öğle ezanı okundu. Odada namazımızı kıldıktan sonra şeytan taşlamanın ikindi vaktinde yapılmasına kararı verildi. Arkadaşlarımızın bir kısmı “Bir daha gelemeyiz, Kâbe’ye gidip tavaf yapalım” dediklerinde rahatsızlığımız, ihtiyarlığımızdan dolayı vekâletimizi gidenlere verdik. Aklımda kaldığı kadarı ile ben Şenol Poyraz’a, eşim Canser Fatma Aydın bacımıza, Mustafa Aydın’da diğerlerinin taşlarını alıp gittiler. Kalanlar otelin terasında sandalyemizi koyup sohbet ettik, kuşbakışı olarak etrafı kolaçan ettiğimizde gök gürültüsü, rüzgâr ve ardından yağmur yağınca serinleyiverdik. Şeytan taşlama ve tafava gidenleri beklerken Canser Hanım tarhana çorbası ve erişte ile akşam yemeğimizi ikram etti. Mustafa Dedemiz ve Mustafa Aydın’ın babası Saffet Hoca uyuduklarında ben de telefonumdaki fotoğrafları bilgisayara yükledim.

18 Kasım 2010 Perşembe

Sabah namazımızı odamızda Saffet Aydın hocamız kıldırdıktan sonra güzel bir sohbet yaptı. Güneşin doğuşuna kadar süren bu sohbetten müstefit olduk.  Arkadaşlarımız bugün son cemrelere yani şeytan taşlamaya gittiler. Taş atmakla ilgili vekâletimiz aynen korundu. Vekâleten taşlama yapılabileceğine dair alınan fetvanın rahatsız olan veya gidemeyenler için ne kadar kolaylık sağladığı ortada.  Şeytan taşlamadan sonra otele gelip kahvaltı yaptıktan sonra Kâbe’ye tavafa gidilecek. Biz de onlara iştirak edeceğiz. Şeytan taşlamaya gidenleri bekledik. Bugün Bayramın 3. Günü. Hac görevini ifa edenler dönüş yapabilirler. Birinci günü Beytullah’ta yaşanılan izdihamdan dolayı tavaf ve say’ımız sıkıntılı geçmişti. O nedenle yapacağımız tavafların bünyemize kolay olması dileği ile odamızdaki televizyondan Kâbe’nin canlı görüntüsüne bakıp dua edip yola çıktığımızda öğle ezanı okunuyordu. Şeytan taşlamadan dönen kardeşlerimiz yorgun olduklarından uyuya kalmışlardı. Necati Sungur ve Şenol Poyraz hanımlarını alarak Kâbe’ye gitmişlerdi. Hanımlar tarafından haber gelince hazırlandık. Harem’e kadar yürüdük. 1220 Metrelik Tünel’e geldiğimizde havalandırmaları sağlayan uçak motorlarının gürültüsü ve insanların sesleri birbirine karışmıştı. Yanımızdan geçen Arabistan Polis görevlilerin ve ambulansların siren sesleri karışınca tüneldeki ses yoğunluğu bunaltmaya başladı.  1990 da yaşadığım tünel geçişi tekrar canlanmıştı. Mazot ve benzin kokusu egzoz kokusuyla karışmıştı. Yürüyenlerin ayakları ile kaldırdığı tozlar ağzımıza burnumuza dolmuştu. Tünelin çıkışına 15 metre kala bir gök gürültüsü,  sağanak yağmur başlayınca Canser hanımın koluna girip adımlarımızı hızlandırmamız gerektiğini belirterek yağmurda olsa dışarı çıkmak gerektiğini belirttim ve öyle de yaptık. Grubumuz dağılmıştı. Tünelin içindekiler yağmura yakalanmamak için içerde kalmayı tercih ettiklerinden tünelin çıkış ağzında yığılma olmuştu. Arkadaki insanlar ön taraftaki yığılmaları görmediklerinden ön taraftakilere tazyik ediliyordu. O nedenle bir an önce çıkmamız gerekmişti. Allah muhafaza yeni bir tünel faciası yaşamak istemiyordum. İhtimalleri o esnada düşündüğümden kendimizi bir an önce tünel dışına atmamız lazım diyerek yürüdüm.

Haccın zahmetli olduğunu her gelen insan biliyor, buna bir de hijyen kurallarının uygulanması gerektiğini eklemek lazım. Gelenlerin kültürel, sosyolojik ve ekonomik yaşantı farklılığını buna ilave edersek faciaların gelmesi aklımıza geliyor. İşte o sağanak yağmurda tünel dışında kalarak bir binanın duldasına sığınıvermiştik. O esnada duvarın dibindeki kapı açıldı ve bizi içeri davet ettiler. Pakistanlı hacıların kaldığı oteldi. Otelin giriş basamaklarında oturduk. Üstümüz sırılsıklamdı. Bir saatten fazla orada bekledik. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağmaya devam ediyor, dışarıda tepelerden sular sel olup akmaya başlamıştı. Yağmur biraz hafifleyince hemen en yakın alışveriş pasajına girdik. Orada ben üzerime pamuklu fanila alıp giydim. Hanımın öyle yapacak bir imkânı olmadığı için hac dönüşünde bu ıslanmanın bedelini Türkiye’de sıkıntılı günler geçirerek ödedi. İkindi ve akşam namazlarımızı eda ettik, yatsı namazı için Harem’e izdiham ve yoğunluktan giremeden dışarıda kıldık.  Namaz bitiminde Beytullah’a ikinci kattan selam verdik. Tavaf alanına iğne atsan yere düşmez tabiri tam uymakta. Bir müddet Kâbe’yi seyredip, Kur’an-ı Kerim okuduktan sonra tavaf edemedik. Allah dilemezse oraya kadar gelirsin, ama tavaf bile yapamadan geri dönersin.

19 Kasım 2010 Cuma

Sabah namazımızı her zaman olduğu üzere odamızda kıldık. Kerim Eren, Ergin Can kardeşlerimiz Hac görevlerini ifa ettiklerini belirterek Türkiye’ye dönüş yolculuğuna başlamışlardı. Ayşen Gürcan ise dönüş tercihini uçaktan yana değerlendirmiş. Otelin girişindeki televizyon ekranından canlı yayınlanan görüntüye bakarak Harem’e gidip gitmeyeceğimize karar veriyorduk. Yoğunluk devam ediyordu. Cuma namazımızı orada kılamayacağımızı düşünerek uykuya devam ettik. Kahvaltımızı yaptıktan sonra Cuma hazırlıklarımızı yaptık. Otelimize yakın bir camide kıldığımız namazdan sonra odalarımıza geldik. Hava çok güzeldi, ancak yoğunluk giderek artmıştı. Bir arabaya binerek Mescid-i Haram’a ulaştık. Trafik yoğundu. Sabır burada çok önemli. Dakikalarca araçta bekledik. Tüneli geçer geçmez indiğimizde nefes almakta zorlanıyorduk. Vardığımızda ikindi namazı kılınmıştı. Ferdi olarak namazlarımızı eda ettik. Akşam namazına kadar tavaf ettik. Akşam ve yatsı namazlarında Beytullah’ta kaldık. Hz. Aişe’den (ra) nakledilen bir rivayete göre, Hz. Peygamber (sav) “Kâbe’ye bakmak ibadettir.” diye buyurmuş, biz de öyle yaptık. Çıkışta kafile bireyleri ile buluşup gece yarısı Harem’e gitmek üzere anlaşıp uyuduk.

20 Kasım 2010 Cumartesi

Gece yarısı 02.00 sularında tatlı uykumuzdan uyanıp, Beytullah’ta tavaf ve sabah namazını eda etmek üzere yola çıktık. Tavafa başladık, ezan okunduğu esnada bitirmiştik. Kâbe’nin kalabalığı bayramın ilk günü yoğunluğundaydı. Müslümanlar Allah diyerek dönüyorlar, Safa ile Merve arasında Say yapıyorlar, Zemzem’den kana kana içiyorlardı. Otele dönerken Mustafa ile Afganlıların işlettiği tandır ekmeği yapan fırından yeteri sayıda ekmek ile bakkaldan tereyağı, peynir, zeytin, domates aldık. Mönümüz artık bunlardı. Yorgunluğumuzu atmak için uyku moduna geçtik.

Kâbe’de izdiham var. Çok kalabalık. İbadet ederken yanınızdaki Müslümanlara eziyet olmasını istemiyorsunuz. İbadette aslolan huzur ve rahatlık ortamı gerekiyor. Yalnız Hac ibadetinde bu kural farklı olur. Ne kadar çok meşakkat çekilirse ecir ve sevabı o kadar fazla olur derler. Yani zorluğun ardından kolaylık oluyor. Suudi Arabistan yetkililerinin devamlı olarak insan sayısına kota koyalım önerileri delinirken haklı olduklarını düşünmedim değil. Çaresi muhakkak vardır. Kralın sarayının etrafındaki otellerin yıkıldığını ileriki yıllarda Hac görevini ifa etmeye gelenler görecek veya yaşayacaklardır. Biz de bu tarihi günlere tanıklık ederiz inşallah. Kâbe’nin etrafını sarmalayan bu devasa binalar Allah’ın beytini çepeçevre kuşatmış durumda. Ortalarında mahzun Kâbe’nin gerçek sahiplerinin bu gidişe son verecekleri günleri Allah bizlere göstersin.

21 Kasım 2010 Pazar

Sabah namazında Kâbe’yi ziyaret ettik. Tavaf ve ardından namazımızı eda ettikten sonra üst katlarda Beytullah’ı seyretmek ve orada temaşa ederken dua etmenin hazzını yaşadık. O gün öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarımızı Harem-i Şerif’te geçirdik. Sadece sabah kahvaltısı ve öğle yemeği için dışarı çıktığımızda ihtiyaçlarımızı gidermiştik. Yatsı namazından sonra TBMM’den iki minibüsle tıpkı bizim gibi karayolu üzerinden Hacca gelen arkadaşlarımızla buluştuk. Akşam onların tanıdıkları bir mekânda yemek yedik, sohbet etme imkânı bulduk. Gece yarısı otelimize geçtik.

22 Kasım 2010 Pazartesi

Odamızda kahvaltımızı yaptıktan sonra Mekke’deki ziyaret yerlerini görmek arzusu doğdu. Öğlen namazını Kâbe’de kılmak istiyoruz. Yatsı namazına kadar Beytullah’ın misafiriydik. Namaz sonrası gece yarısına kadar Aziziye semtindeki dükkânları dolaştık. O gün uzayan saç ve sakalıma düzen vermek üzere yol üzerindeki berbere uğradım. Bugün bir de arabalarımızı garajdan alıp, otelimizin önüne park ettik.

23 Kasım 2010 Salı

Veda tavafımızı sabah namazından önce yaptık. Öğlen Cidde’ye gideceğiz. Mehmet Çelikten ’in Ankara’dan tanıdığı Gani Hoca burada görev yapıyormuş, evinde misafir edecek. Ailesi ile hanımefendiler tanışacak. Çubuklu gani Hoca ile Cidde girişinde buluştuktan sonra deniz kenarına kadar gidip arabalarımızdan indik. Sohbet ettik.  Kur’an dışındaki İslâmî kaynaklara göre yasak meyveyi yemek suretiyle ilâhî emre karşı gelmeleri üzerine Âdem ile Havva Cennet’ten çıkarılarak cezalandırılmış, Cennet’ten çıkarıldıktan sonra Havva Cidde’ye inmiş ve Arafat’ta Hz. Âdem’le buluşmuş, yirmi batında kırk çocuk doğurmuş, Âdem’in ölümünden bir yıl sonra vefat etmiş ve onun yanına defnedilmiştir. Âdem’in kabri konusunda çeşitli görüşler mevcut olduğu gibi Havva’nın kabrinin yeri de bilinmemektedir. Cidde’de ona nispet edilen, Evliya Çelebi’nin ziyaret ettiği bir kabir Suudi yönetimi tarafından yıktırılmış.

Gani Hoca bizleri evinde misafir etti. Hanımlar ayrı odada oturmuşlardı. Vakit ilerlediğinde hocanın torununa hanımlara haber ver, kalkacağız dedim. Çocukcağız içeri girip döndüğünde “Teyzeler ilahi söylüyorlar biraz daha kalacaklarmış” deyince anlam veremedim. Canser hanım Cidde’yi gezmek yerine Kâbe’de tavaf ederiz demişti. Anlam veremedim, doğrusu merak ettim. Meğerse Gani Hoca’nın hanımı bizim hatunun Çubuk’taki mahallelerinde oturan birisiymiş.  Çocukluğunda annesi ile birlikte onun ilahilerini, mevlitlerini dinlerler ve hüzünlenirlermiş. Sesinin güzelliğini Çubuk’ta herkes takdir edermiş. Onun eşiyle Arabistan’a hicret ettiklerini daha önceleri duymuş. Kızlarını orada evlendiren Gani Hoca’nın damadının biri de yanımızdaydı. Şeker fabrikasında idareci olan eniştemizi sevdik. Torunları sanırım anne tarafına çekmiş olacaklar ki, çok cana yakınlardı. Geleceğimizi öğrenince Arapların bayramlarda giydikleri geleneksel kıyafeti ile karşılamıştı. Yani annesinin soydaşlarına güzel görüntü vermeyi ihmal etmemişti.

İkindi ve akşam namazlarımızı Cidde’de kıldıktan sonra Mekke’ye geldik. Zemzemlerimizi doldurduk. Bavul hazırlığı falan derken, bir kaç arkadaşımız Kâbe’ye son bir kere daha gittiler. Onların ardından servise eşimle atladığımız gibi haremdeydik.  Alt kısımda veda tavafımızı yaparken Beytullah’a çok yakınlaşmıştık, duvarına ellerimizi, yüzümüzü sürdük. Bol zemzem içip, gece yarısına kadar manevi havasını teneffüs edip döndük. Vedâ tavafı. Bu isimle anıldığı gibi ardından hacılar memleketlerine dönecekleri için “sader” tavafı ve Kâbe son defa görüldüğü için “âhirü’l-ahd” tavafı şeklinde de adlandırılmaktadır. Vedâ tavafı hac menâsikinin sonuncusudur. Hanefî ve Hanbelî mezhepleriyle Şâfiîler’de tercih edilen görüşe göre bu tavaf vâciptir. Çünkü Hz. Peygamber hac ibadetini yerine getiren sahâbîlere son iş olarak Kâbe’yi tavaf etmelerini emretmiştir.

24 Kasım 2010 Çarşamba

Bugün sabah dönüş için ayrılığın verdiği hüzünle yola çıktık. Yolumuz Medine’den geçeceğinden Peygamberimize veda ederiz diye düşünerek girmek istediğimizde trafik polisleri durdurdu. Arapça bilmediğimiz için ‘geçiş yok’ anlamına iki kolunu çapraz yapıp dönmemizi söyledi. Biz Medine’ye girmek istiyorduk. Biraz gittikten sonra bir kavşaktan dönerek aynı polislerin önünden durmaksızın geçince peşimize takıldılar. Birkaç km gittikten sonra araçlarını önümüze kırarak pasaportlarımızı elimizden aldı. Mecburen peşinden gittik. Mustafa ile Necati’ye ‘hadi İngilizcenizi konuşturun, adamlar ne diyor’ deyince Mustafa Arapça-Türkçe sözlüğündeki kolay cümlelerle anlaşmaya başladı. Medine’ye gideceğimiz yolda onarım çalışması yapıldığından geçiş yokmuş. Polis bize onu ifade ediyormuş. Yani iyilik yapmış. Yoksa uzunca bir yol gidip dönecekmişiz.  Medine’ye sokmuyorlar zannetmişiz. Çok güldük. Ravza uzaktan gönüllerimiz yakından selamlayarak hüzünle vedalaştık.

25 Kasım 2010 Perşembe

O gece Hail şehrine geldiğimizde gelirken kaldığımız oteli bulamadığımızdan başka bir otelde konakladık. Burası daha güzel geldi.  

İlk Müezzini Ziyaret 

26 Kasım 2010 Cuma

Bugün Şam’dayız. Dönüş yolunda gümrük geçişleri ve girişlerinde gittiğimiz kadar olmasa da sıkıntılı dakikalar geçirmedik değil. Şam’a girince gezilecek yerlerden önce kalacağımız oteli ayarladık. Macit Otel’i güzel ve temizdi. Sabah erkenden çorbacı ararken yöresel yemeklerden tatmak nasip oldu. Humus ve diğer otantik yemeklerini kaşıkladık. Ümeyye Camii’ne gittik. İslam sanatının ayakta kalan en eski ve en büyük örneklerinden biri olması nedeniyle büyük önem atfeden Şam’daki Emeviye Cami’nin süslemelerindeki ihtişam ve haiz olduğu manevi değerleriyle bütün İslâm âleminde müstesna bir yere sahip olduğunu söylemek gerek. Ortasında bir şadırvanın yer aldığı avlu arkadan yirmi dört, yanlardan dokuzar kemerli revaklarla çevrilmiş caminin üç minaresi ve dört ana kapısı var. Bu caminin bitkisel ve geometrik motiflerle şehir ve bina tasvirlerinden meydana gelen fevkalâde zengin mozaik süslemeleri de sanat tarihi bakımından büyük bir önem taşıdığını işin erbabı sanatçılar ifade etmektedir. Caminin bir diğer özelliği de İslâm âlemindeki ilk umumi helâların burada yapılmış olmasıdır.

Cuma günü olduğu için Şam’daki dükkânlar kapalı olduğundan alışveriş yapamadık. Bilal-i Habeşi’nin kabrine gittik. Mekke’de doğmuş olup Rabah adlı Habeşistanlı bir kölenin oğlu Bilal-i Habeşi bir Allah’a inancı sebebiyle eziyet görmüştür, Hz. Muhammed’in yakın arkadaşı Ebu Bekir tarafından satın alınıp âzâd edilmiştir, İslam’ın ilk savaşlarında ordulara yiyecek tedarikinden sorumlu olmuştur ve Peygamber’e öylesine yakındır ki sabah O’nu uyandırmakla vazifelidir. Hz. Muhammed’in vefatından sonra Bilal’in bacakları kederinden onu taşıyamamıştır. Tekrar ezan okumak için basamakları çıkamamıştır. Hz. Muhammed’in vefatından yaklaşık 12 yıl sonra, muhtemelen 644’te Suriye’de vefat etmiştir. Hayatının temellendirilebileceği çok yeri yoktur. Bilal’in hidayete erdiği günden itibaren Hz. Muhammed’in hayatındaki her olay, Bilal’in hayatındaki bir olaydır

Şam’a gelip namlı Şam tatlısının tadına bakılmaz mı? Elbette bakılır. Sokak tatlıcı doluydu. Ağır yağlı ve bol şekerli tatlılar iştah artırsa da sağlığımızı düşünerek tadımlıkla yetindik. Halep üzerinden Suriye’ye giriş yaptığımız sınır kapısına dönüşte hava karardığı ve otobanda çok yoğun trafik olduğundan işaret ve yön levhalarını atladığımızdan Mustafa Aydın’ın kullandığı minibüsün de siyah renk olması takibimizi zorlaştırdı. Gece yarısı ışıkları bol olan bir yerleşim yerinde açık bulunan bakkaldan muz alıp Türkiye yolunu sorduğumuzda ters geldiğimizi anlamıştık.

27 Kasım 2010 Cumartesi

Dönüş yapıp tekrar ana yola girip Ömerli Sınırında görevlilerimizin “Hoş geldiniz” hitapları ile hoş bulduğumuz ülkemize giriş yaptık. Bizden önce sınırdan geçiş yapan Mustafa kardeşimiz aracımızın marka ve plakasını polis memurlarına verdiğinden, girişimimizde sıkıntı yaşamadık. Şenol Poyraz tekrar Şanlıurfa’ya, Mehmet Çelikten ekibi Kilis’te biz de Gaziantep’te konakladık. Gaziantep’e has kahvaltıdan sonra çarşısını alıveriş yaparak adımladık. İkindi ezanı ile birlikte ‘Ankara yolcusu kalmasın!’ diyerek yolculuğumuz devam etti.

 Allah’ım günahlarımızın küçüğünü büyüğünü, öncesini, sonunu, açığını ve gizlisini, hepsini bağışla. Allah’ım bizden daha iyi bildiğin bütün kusurlarımızı bağışla, haccımızı mebrur eyle duası ile Ankara Ayrancı’daki TBMM Personel Lojmanlarına girdiğimizde saatimiz 22.00’ yi gösteriyordu.