MAVİ CEYLAN

İçim bir hoş… Yüreğimde bitmek tükenmek bilmeyen bir tutku… Bisiklet tutkusu, yaşımla birlikte katlanıyor, katlandıkça da altından kalkılmaz bir irilikte biçimleniyordu. Bu düğüm, tabii ki sonunda körleşmiş ve ne yazık ki, kimsenin çözemeyeceği bir hâl almıştı.

Hiç aklımdan çıkmıyordu ama dilimin ucuna her gelişinde kendi kendime duaya duruyordum:

“Allah’ım, ne olur! Bir bisikletim olsun yeter.” diyordum. “O durumda senden başka bir şey istemem inan ki…”

Evde, okulda, yolda yani her yerde kurduğum hayallerim masmaviydi. Yani hep mavi bir bisiklet vardı masal dünyamda. Bütün gün düşüncelerimi dolduran bu mavi kuş, geceleri de beni rahat bırakmıyor ve düşlerime giriyordu. Onunla geceler boyu uçarak dolaşıyor ve inanmayacaksınız ama ta bulutlara kadar çıkıyordum.

Gündüzleri de boş duracak değildim ya? Sık sık mahallemizdeki arkadaşların bisikletlerini ödünç alıyor ve namlı bir süvari gibi gururla biniyordum; hevesimi böyle söndürmeye uğraşıyordum. Ama ne mümkün? Arzum, ödünç bisikletlerle yaptığım kısa sürüşlerle sönecek cinsten değildi. Bu yüzden bazen çamura bulaşıyordum yani arkadaşların haberi olmadan bisikletlerini alıp kasabanın ıssız bir kenarında hemen hemen hiç kimselere görünmeden saatlerce dolaşıyordum. Ancak her Allah’ın günü, izinli ya da izinsiz olarak akşamlara kadar pedal döndürmeme rağmen bisiklete binme tutkum bir türlü bitmiyordu.

Bir keresinde komşumuzun küçük oğlu Kerim’in on sekiz vitesli bisikletini ondan habersizce almış, hep yaptığım gibi dolaşmaya çıkmıştım ve gayet tabii ki her zamanki gibi keyfim yerindeydi bu kez de. Bu keyifle pedalları olabildiğince hızlı döndürüyor, kumlu yolda uçar gibi gidiyordum; gittiğim yolun kenarındaki tahta çitler ve kavak ağaçları canlanmış gibi hızla arkama doğru kayıyordu. Ben de sevinç ve mutlulukla başımı arkaya atıyor, gittikçe daha da hızlanıyordum. Az sonra kasabanın dışına çıkmıştım. Dere boyundaki tarlalara giden yolda ceylan gibi sekiyordum. Fakat burada yol oldukça bozuktu. Zemin alabildiğince keskin çakıl taşlarıyla kaplıydı. Bu yolda, bu hızla bisiklet kovalamak pek akıl kârı değildi aslında çünkü altımdaki araç her an zarar görebilirdi. Ama bunu düşünen kim? Ancak bir süre sonra olan oldu ve ben bisikletin arka tekerleğinin yarılmasıyla birlikte ortalık yerde kalakaldım. O gün, kocaman bisikleti omzuma alıp kasabaya kadar kan-ter içinde dönüşümü hiç unutamıyorum. Bu yorgunluk neyse de bisikletin sahibinden ve ailesinden yediğim zılgıtı aklımdan çıkarmamın imkânı yoktu.

Benim bu haylazlıklarımdan diğer komşularımız da şikâyetçiydiler. Bu yüzden, bir iş dönüşünde babamın yolunu keserek durumu ona da anlatmışlar. Bunun üzerine, akşam eve gelince babam, bana kızmıştı:

“Yahu evlâdım nedir senin elinden çektiğimiz?”

Benim yerime annem:

“Ne olmuş ki?” diye sormuştu mutfak kapısından başını uzatarak.

Kaşlarını çatmış bir hâlde karşımda duran babam anneme:

“Ne olacak? Mahalleli senin haylaz oğlundan illâllah diyor hatun,” diye uyarmış ve onun da kızmasına neden olmuştu.

Babamı ve annemi suçluluk ve tedirginlik içinde bir süre dinledikten sonra:

“O zaman siz de bana bir bisiklet alın,” deyiverdim.

Bu çıkışımın karşısında annemle babam daha da kızacaklar diye beklemiştim. Ama düşündüğüm gibi olmadı, babam bir anda sakinleşti:

“Uygun bir vakitte düşünelim bari.” dedi.

Ailem, artık benim tutkumun boyutunu öğrenmişti. Ama yeni aldığımız evin borçlarını bitirmemiş olduğumuzdan dolayı, bisiklet alma işini ileri bir tarihe ertelemek zorunda kalabilirlerdi. Ancak buna rağmen babam, benim bisiklet tutkumun doruklara ulaştığını fark etmiş olduğu için çaresiz bir ifade ile:

“Ne yapıp edip en kısa zamanda bu konuyu halledeceğiz evlat.” dedi. “Başka çıkar yolumuz kalmadı.”

Birden bire meraklanmıştım, gözlerimi kırpıştırarak:

“Nasıl?” diye sordum.

O sırada annem araya girdi:

“Gelinlik günlerimden kalma küçük bir küpem vardı,” dedi. “Altın… Onu bozdurabiliriz.”

Ertesi gün annemin altın küpesi bozduruldu. Ama ne yazık ki bu para, bisiklet almaya yetmiyordu. Tam umutsuzluğa kapılmak üzereydim ki paranın üstünü babam, maaşından tamamlayacağını söyledi. Yaşasın!

Bisikletin alınacağı günü sabırsızlıkla beklemeye başladım. Ancak nedense aradan günler hatta haftalar geçmiş fakat babam, bisikletin lâfını dahi etmez olmuştu. Sonunda dayanamadım ve bir gün:

“Babacığım, bisikletimi ne zaman alacaksın?” diye sordum.

Babam benim bu çıkışımı, “Yakında yakında…” diyerek geçiştiriverdi… Geçiştirdi ama ben, o günden sonra birkaç saatte bir bisikletin ne zaman geleceğini sorarak babamı üzdüğümün farkında bile değildim.

Bir gün, akşam gün batımının kızıllığında, gökyüzünden daha mavi, çamurlukları bulutlar kadar beyaz olan güzeller güzeli bir bisikleti babamın elinde görünce sevincimden uçmuştum.

Ona elimi sürmeye bile cesaretim yoktu. Kendi kendime “Ya bir başkasınınsa!” veya babam, “Komşunun oğluna aldım,” deyiverirse diye düşünüyordum. Allah korusun! Ama sonunda kalbim kanaat getirdi ki, o benimdi. Babamın bir başkasının çocuğuna bisiklet alıp getirmesi imkânsızdı tabii ki. Bundan emindim. Bu bisiklet, kesin olarak bana alınmıştı. Hemen bir bez parçası bulup hayallerimin mavi kızının beyaz çamurluklarını, siyah gidonunu ve metalik sepetini hiç gerek olmamasına rağmen uzun uzun sildim. Sevgilimin genelde masmavi bir görünümü vardı; nazar boncuğu gibi… Boruları, pedalı, zinciri, tekerlekleri kısaca her yeri yıldızlar gibi pırıl pırıldı. Sanki, “Haydi dostum,” diyor gibiydi. “Atlasana sırtıma.” Artık durulur muydu? Bundan böyle ıssız yollar beni bekliyordu.

O günden sonra mahalledeki hiç kimsenin bisikletine dönüp bakmamaya kendi kendime söz verdim. Çünkü Mavi Ceylan’ım bir taneydi… Babamı olanca gücümle sıkarak kucakladım ve doyasıya öptüm. Sonra ne mi oldu? Bisiklet aşkım, on sekiz yaşıma gelinceye kadar eksilmeden sürdü. Doya doya bindiğim Mavi Ceylanım aradan geçen onca seneye rağmen hâlâ pırıltısından bir şey kaybetmemişti; bu yüzden onunla vedalaşıp ambalajladım ve çatı katına kaldırdım. Şimdi orada… Yeni doğan çocuğumun sırtına binebilmesi için onun yedi buçuk yaşına gelmesini bekliyor…