ÇEVRECİ OSMAN

Yorulmuştu. Üstelik karnı da zil çalıyordu açlıktan. Kararını verdi ve kocaman bir çınar ağacının gölgesine oturdu, ardından yamalı basma çıkınını özenle açtı. Yiyeceği her zamanki gibi tandır ekmeği, doğal domates ve yeşil soğandı; yani sofra yoksuldu. Buna rağmen iştahla yedi onları; bir ekmekten, bir domatesten, bir soğandan ısırıyordu. Lokmaları ağzının içinde döndüre döndüre bir birine karıştırıyor sonra da iştahla yutuyordu; her yutuşun ardından da “Oh, şükür!” çekiyordu uzunca. Bir süre sonra yere yaydığı çıkında ne ekmek, ne domates ve ne de soğan kalmıştı ancak o, tam olarak doymuş sayılmazdı; “Bir bu kadar daha olsa yerim valla.” diye mırıldandı tebessüm ile. Yerden kurumuş bir iğne yaprak alıp dişlerinin arasında kalan kırıntıları ayıkladı ve yuttu onları da. Bir “Şükür!” daha çekip oturduğu yerden hiç kalkmadan huzur içinde arkasına uzanıverdi. Çok geçmeden uyumuştu.

***

Biz ona “Bozkır Osman emmi,” diyorduk. Yaşı oldukça fazlaydı; belki atmış, belki yetmiş… Başındaki altı köşeli kasketi ve sararmış bıyıklarıyla ilginç bir adamdı; yaşından beklenmeyecek işleri bir çırpıda yapıverirdi. Yaşıtları baston ile iki büklüm dolaşırken o, dimdik yürürdü, Düğünlerde delikanlıların arasına karışır halay çekerdi. Daha neler neler… Belki de en kötü yanı tiryakiliğiydi. Daima parmaklarının arasında yarıya kadar içilmiş sigarası bulunurdu. “Bu mereti bırakmak için” hep niyetli olurdu ancak nedense bir türlü bırakamazdı. Ya da o sigarayı bırakırdı da sigara kendisini bırakmazdı bu yaşlı adamı; üstelik yaz kış demeden hep öksürtürdü…

      Bozkır Osman Emmi, uyandığında vakit bir hayli ilerlemişti; güneş sağılmış inmişti tepeden. Uzandığı yerde bir süre esnedi, sonra gözlerini ovuşturarak doğruldu. Oturağının üzerine geldi. O sırada karşısındaki mor dağlar çarptı gözüne. Ne de çok ağaç vardı ve ne kadar da güzeldi karşısındaki bu doyumsuz manzara:

“Ağaçlar olmasa, her taraf çöl gibi olur valla…” diye düşündü. “Güneş de cayır cayır yakar ki tandır misali. Neyse ki öyle değil.”

Geçmişi hatırladı. Oysa eskiden hiç ağaç yoktu bu manzaranın içinde. Birkaç kuşak öncesinin köylüleri, kışları tandırda tavada yakmak ya da evlerinin üstünü örtmek için kesmişlerdi güzelim ardıçları, tatlım çamları, gözümün içi köknarları ve diğerlerini. Olacak iş miydi bu? Koca koca ağaçlar kesilir miydi hiç? Ama belki de o vakitler âdet öyleydi. Memlekette yakacak kömür yok, petrolün yalnızca adı var kendi kim bilir nerede, likit gaz dersen hiç bilinmiyor… Ne yapsın dedeler? Evler de şimdiki gibi betonarme değil ya… Ancak yine de kıymamaları gerekirdi bunca ağaca be, en azından torunlarını düşünerek el kaldırmamalıydılar o servete. Ama kıymışlar işte kör olasıcalar, elleri kesilesiceler… Tüh!

Bozkır Osman Emmi, elindeki sigaradan öfkeyle bir nefes daha çekti. Avurdunu dolduran gri dumanı, bir vapur bacası gibi göğe doğru savurdu:

“Eski adamlar da çok umursamazmış canım,” dedi yeniden düşüncesine dönüp. “Be kardeşim, bu ağaçları kesersen onun zararı döner dolaşır yine sana olur, bilmez misiniz? Altın yumurtlayan tavuk gibi… Tavuğu kesen adamın zararı nasıl ki kendini vurmuşsa, ağaç kesen de öyle… Ziyan seni, olmazsa oğlunu bulur; o da olmazsa torununu bulur.”

Aslına bakarsan Bozkır Osman Emminin kendisi de televizyonda yayınlanan ağaçla ilgili programları izleyene kadar ağacın önemini bilmiyordu. Gerçi ilk okuldayken öğretmenleri ağacın önemini anlatmıştı ama çocukluğundan dolayı pek fazla kavrayamamıştı işin özünü. Gençlik yıllarını da kıraç dağlarda yel üfürmüş, su götürmüştü.

Bozkır Osman Emmi keyiflendi aniden:

“Ya şimdi öyle mi?” dedi kendi kendine. Sonra yine kendisi cevapladı sorusunu: “Yoo! Öyle değil. Hem şu televizyonlar da iyi şey canım. Her bir şeyi anlatıyorlar. Erozyonu her bir şeyi…”

O gün, tıpkı bu gün gibi aklındaydı Bozkır Osman Emminin. Ne de çok şeyler söylemişlerdi kerli ferli adamlar televizyonda orman ve ağaç üzerine. Kâğıdın bile ağaçtan yapıldığını duyduğunda şaşırmıştı; olacak iş değil. Ağaç bir ülkenin can damarı, nefes borusuymuş meğerse. Nasıl ki, insanın vücudunda kanın dolaşmasını damarlar yapıyorsa, ağaçlar da bir ülkenin havasını, suyunu hatta bütün gıdasını öyle dolaştırıyorlarmış:

“Damarsız vücut ne olur?” diye sordu Osman Emmi. Bir nefes daha çekti sigarasından. Ardından da: “Ölür,” diye cevap verdi sorusuna. Sonra birdenbire güldü Osman Emmi: “Hey gidi Emin Ali dede, yattığın yere nurlar yağsın.” dedi. “Zamanında epey akıllı ve ileri görüşlü bir adammışsın. Doğrusu ya ağacın kıymetini iyi anlamışsın.”

Dedesi Emin Ali Efendi, Bozkır Osman Emminin doğumunda yirmi tane kavak dikmişti dere boyundaki tarlanın kenarına. Anadolu’da bu âdetler çok eskiye dayanmaktaydı; yüzyıllardan beri çocuk doğunca babası veya dedesi, onun adına ağaç dikerdi:

“Ne güzel bir âdet,” dedi Osman Emmi sevgiyle gülümseyerek. “Gözünü seveyim.”

Sonra bir fırt daha çekti sigarasından, dumanını tren bacasından çıkar gibi yukarı doğru üfledi:

“Ya şimdi nerdee? Böyle âdetler ne yazık ki kalmadı.” diye hayıflandı.

Zaten o güzelim örf ve âdetlerimizden kopmamızın neticesinde değil miydi bu başımıza gelenler? Şimdi niye yoktu böyle güzel âdetler sanki? İnsanlar mı değişmişti, yoksa dünya mı? Dünya aynı kaldığına göre, insanlık değişmiş olabilirdi:

“Evet, evet” dedi Bozkır Osman Emmi. “Değişenler insanların bizzat kendileri. Yoksa dünya niye değişsin. Dünya aynı dünya, güneş aynı güneş canım…”

Şimdiki insanlar ağaç dikmek şöyle dursun, dikili ağaçları bile korumuyorlardı. Bozkır Osman Emmi kızıyordu böylelerine ama elinden bir şey gelmediği için çaresizdi. Sadece:

“Günahtır, yazıktır,” diyerek caydırmaya çalışıyordu.

“Ama nerde? Dinleyen kim?” diye kızdı yeniden.

Bir nefes daha çekti sigarasından:

“Mesela bizim komşu,” dedi. “Şu Bodur Cemal var ya. Gel de kızma bodur oğlu bodura” .

Bozkır Osman Emmi, bir keresinde köyün fidanlığında o komşusunu gizli gizli ağaçları keserken gördüğünde:

“Ne yapıyorsun kardeşim?” diyecek olmuştu.

Bodur Cemal’den önce diğer köylüler,

“Ne varmış canım, ihtiyacı olan kessin.” demişlerdi.

Onlar da biliyorlardı ağacın faydasını ama yine de böyle diyorlardı ve acımasızca kesiyorlardı.

Daha da kızdı Osman Emmi:

“Ne varmışı var mı yahu?” diye sordu. “İhtiyacı olan kesinmiş! Hıh! Eee? Sonra? Sen kes, ben keseyim… Hepimizin ihtiyacı var.”

Osman Emmi, sigarasından üst üste birkaç nefes daha çekti. Ateş, parmaklarına kadar dayanmıştı. Bu yüzden izmariti fırlatıp attı bir kenara.

Osman Emmi hâlâ karşısındaki zümrüt yeşili dağlara ve onların yamaçlarını bir battaniye gibi saran ormanlığa bakıyordu. Yine keyiflendi. İçilirdi bunun üstüne bir daha. Cebinden sigara paketini çıkardı. Bir tane daha yaktı. Derin derin nefeslenerek sigarasını tüttürürken dumanlarını tekrar göğe doğru üfledi.

Hey gidi günler hey! Çok değil, daha birkaç yıl evvel karşı dağlarda bir yeşil ot bile yoktu. Allah muhtardan razı olsun fidanları getirdiğinde:

“O dağda ağaç mı yetişir?” diye alay etmişlerdi.

“Tabi yetişir,” dedi Osman Emmi. “Bakın! İşte yetişti. Yazı yaban ağaç oldu. Muhtar haklı çıktı ama siz haksız çıktınız… Varın utanın bundan gayrı.”

Osman emmi, yavaşça doğruldu yerinden:

“Allah razı olsun muhtarımızdan,” dedi tekrar. “Önayak oldu da hayatımız yeşillendi.”

Önündeki azık çıkınını topladı. Dizlerine dayanarak ayağa kalktı. Az ilerideki koca kayaya dayadığı sopasını eline aldı. Aksaya aksaya yürümeye başladı. Bu arada hem gidiyor hem de bir türkü mırıldanıyordu:

“Hastane önünde incir ağacı, doktor bulamadı ilâcı…”

Bozkır Osman Emmi, akşama doğru köye ulaştığında, geri döndü ve geldiği yerlere şöyle bir baktı. O da ne? Karşı yamaçtan kapkara bir duman yükseliyordu. Söylemeye dili varmıyordu ama o çok sevdiği biricik ormanı, canım ağaçları yanıyordu. Hem de cayır cayır… İçinden ılık ılık bir şeylerin aktığını hissetti. “Sizi gidi zalim adamlar!” diye haykırdı. Ama kendi hatasını hemen anladı. Zihninde bir şimşek çaktı.

“Ah Osman Ağa ah!” dedi kendi kendine ve sigarasını söndürmeden attığını hatırladı, olan olmuştu artık. Orman kısa zamanda yanıp küle dönmüştü.

***

Osman Emmi mi? Şimdilerde köye hiç uğramıyor. Gecesini gündüzüne katarak ağaç dikiyor. Ne yaptığını soranlara da:

“Zararımı düzeltene kadar ağaç dikeceğim.” diyor. Sonra karşı yamaçları işaret ediyor ve ekliyor; “Şu topraklar ağaçla dolana dek dikeceğim!”