EYVAH MUSLUK!…

Soğuk bir kış akşamıydı. Bembeyaz kar yağışının altında nazlı nazlı ilerleyen Gökhan, hafta sonu tatilinde ne yapacaklarını düşünüyordu. Hafta içi dolu dolu geçmişti, gece gündüz sınavlara hazırlanmıştı:

“İyi yorulduk,” dedi kendi kendine.

Bu günden itibaren iki gün süreyle dinlenecekti:

“Yorgunluğum ancak çıkar.” diye mırıldandı. “Bu iki gün boyunca sırt üstü uzanır televizyon seyrederim…”

Ya da kitap okurdu bakarsın… Ha bu arada bulmaca da çözülebilirdi pekâlâ.

Gökhan, tatil düşüncelerine dalmış gitmişti, bu yüzden aheste aheste yağan karın hızlandığını nice sonra fark etti. Otobüs durağı ile evlerinin arası az bir mesafeydi aslında ama yine de eve ulaştığında iç çamaşırları dışında bütün elbiseleri, saçları, eli ve yüzü sırılsıklam olmuştu; göle batıp çıkmış gibi…

İşte evlerinin kapısındaydı. İçeri girmeden önce üzerindeki karları gürültüyle çırptı. İçeri geçince ilk iş olarak askılıktan beyaz kurulama bezini aldı. Omuzlarındaki ıslaklığı da onunla sildi. Sonra saçlarını kuruladı:

“Elbiselerim sanki dereye düşmüşçesine ıslak.” dedi. “Hemen çıkartıp radyatörün üzerine sereyim.”

Gökhan dediği gibi yaparak kurumaları için üzerinden çıkardıklarını kalorifer peteklerine halı gibi yaydı. Ancak elbiselerini çıkarınca üşüdüğünün farkına vardı. İçerisi de dışarısı gibi soğuktu sanki. Hemen uzandı, daha iyi ısıtmaları için kalorifer peteklerinin vanalarını gevşetti. Ama kolay kolay titremesi geçeceğe benzemiyordu sanki dışarıdaki soğuk, iliklerine kadar işlemişti. İçeri de soğuktu ama yine de eve gelmenin mutluluğunu yaşıyordu. Yatak odasına geçti, gardıroptan üzerine bir şeyler aldı, sonra İçini ısıtmak için çay içmeye karar vermiş olacak ki ocağı yaktı, çaydanlığı ateşe koydu.

Mutfak tezgâhının üzerinde birkaç yumurta vardı. Yanda duran tencerede de bir porsiyon kadar pirinç pilâvı… Harika!

Gökhan, mutfağa girince acıktığını fark etmişti. Oysa her gün, yemek için annesini beklerdi. Ana oğul birlikte otururlardı sofraya. Ama bugün onu bekleyemeyecekti. Annesi işten gelmeden açlığını yatıştıracak bir iki lokma atıştırmak niyetindeydi.

Yemek öncesi ellerini yıkamak üzere lavaboya gitti. Bir an önce temizlenmek ve mutfağa geri dönmek istiyordu. Bu yüzden alelacele sırtındaki gömleğinin kollarını sıvadı. Uzandı ve kenarda duran sabunu sol eline aldı. Sağ eli ile musluğun başını çevirdi. Hay Allah, eskiyen musluk başı elinde kalmıştı. Birden olan oldu ve borudaki tazyikli su park fıskiyeleri gibi tavana fışkırmaya oradan da dönüp tabana doğru şakır şakır dökülmeye durdu. Gökhan, bir anda paniğe kapılmıştı. Büyük bir basınçla akan su, lavaboyu kısa sürede doldurup taşırmaya başlamıştı bile. Tabii havaya sıçrayan serseri damlalar da hiç rahat vermiyordu; üstü, başı, eli, yüzü su altında kalmıştı. Zavallı çocuk, kenara çekilip üzerindeki su damlalarını hırsla çırparken muslukla konuşurcasına sinirli bir ifade ile:

“Tam da zamanını buldun ha,” diye söylendi. Sonra durdu ve kendi kendine sordu; “Şimdi ne yapacağım peki? Hay Allah annemin gelmesine de daha çok zaman var, o olsaydı bütün bunlar yaşanmazdı.”

Kısa bir şaşkınlık devresinden sonra Gökhan, ne yapması gerektiğini anımsamış olacak ki tazı gibi fırladı yerinden ve su tesisatının ana giriş vanasına koştu. Fakat aksilik olacak ya o vananın da başı yoktu. Ama vananın ana boruya bağlantı yerinde az bir çıkıntı vardı. Aklına boru anahtarıyla bu çıkıntıyı sıkmak geldi. Peki, anahtar nerdeydi?

 

Kısa bir süre düşündü. Sonra:

“Hah,” dedi. “Alet çantası… Orada olmalı.”

Hemen mutfağa koştu. Alet çantasının yeri her daim mutfak tezgâhının altıydı. Alelacele karıştırdı ve alet çantasından boru anahtarını buldu sonunda. Kalktı ve yeniden koşarak banyoya döndü. Borunun başına çöküp başsız vananın çıkıntısını çevirmeye başladı. Fakat olmuyordu çünkü çıkıntılı o kısım da yalama olmuştu.

Gökhan, bunları yapmaya çabalarken kırılan lavabo musluğundan su şakır şakır akmaya devam ediyordu.

Her şey o kadar hızlı oluyordu ki, Gökhan ıslandığı kadar bir de ter içinde kalmış fakat hiçbir şeye yetişememişti.

Az sonra evin içindeki eşyalardan kuru olan bir tane bile yoktu desek doğru söylemiş oluruz. Gökhan’ın aklına, evlerinin yakınlarında bulunan ve su tesisatı malzemeleri satan küçük dükkân geldi. Evet, orası çare olabilir di. Nasıl mı? Gökhan, hızla koşarak kalorifer radyatörü üzerine yaydığı paltosunu kaptığı gibi sokağa fırladı.

Sami Ustanın dükkânı pek uzak değildi. Sokağın köşesini dönünce karşısındaydı bile. Lapa lapa yağan karın altında koşarak tesisatçıya kadar gittiğinde, dükkân sahibi Sami usta metal kepenklerini indirmek üzereydi. Gökhan, zamanlamasının iyi olduğunu anlayınca pek sevindi.

Sami Usta, onun telaşlı hâlini görünce:

“Hayırdır evlat, nedir bu acelen?” dedi.

Gökhan, soluk soluğa:

“Hayır mı, şer mi bilmiyorum ustam ama” dedi. “Bir musluk başı gerekti de…”

“Olur,” dedi Sami Usta. “Hemen vereyim.”

Usta kapatmak üzere olduğu kepenkleri tekrar sıyırdı. Sonra kapıyı açtı. İçeri girdi. Işıkları yaktı. Bütün bu süre, Gökhan’a öyle uzun geldi ki… Sanki bir yıl kadar… Sonunda dayanamadı:

“Ustam,” dedi. “Durum biraz acil de…”

Neyse ki işlem sonuçlandı; Gökhan, Sami ustadan yeni bir musluk başı alarak evin yolunu tuttu koşar adım. Yolda, işten dönünce annesinin ne diyeceğini düşünüyordu ama söylenecek makul bir gerekçe de yoktu ki. Aman! Hele şu sorun hallolsun da gerisi Allah kerim!

Eve geldiğinde Gökhan’ın burnuna keskin bir gaz kokusu geldi. Korkuyla, “Şimdi sorun çiftleşti.” diye düşünerek mutfağa yürüdü. Meğerse içini ısıtmak için demlediği çay, kaynayarak taşmış ve ocağı söndürmüştü. Tabii bu arada da çiğ çıkan gaz, bütün odayı kaplamıştı.

Gökhan, televizyonlarda bu durumlarda nasıl davranılmasına ilişkin öğretici filmleri izlediği için telâşa kapılmadı. Lâmbaları kesinlikle yakmamalıydı. Alacakaranlıkta ve zemine yayılan suları sıçrata sıçrata sağa sola koştu, elindekileri uygun bir yere bırakıp ocağın gazını kapadı. Sonra pencereleri açarak içeriyi bir iyice havalandırdı. Ampulleri daha sonra yaktı.

Bu sırada ocağın üzerindeki çaydanlıktan buharlar fışkırıyordu. Onu görünce:

“Hele sen dur,” dedi sinirle.

Taşıp ocağı batıran çaydanlıkla uğraşacak zaman değildi şimdi. Onu kaderiyle baş başa bırakıp banyoda öfkeyle fışkıran çeşmeye koştu. O sırada duvarlardan, duvardaki aynadan ve banyo dolabından sular sızıyordu.

Çevrede musluk anahtarını aradı. Hay Allah nereye koymuştu? Nice sonra anahtara değil de bir tornavidaya ihtiyacı olduğunu hatırladı. Hemen gerisin geri mutfağa koşup kısa bir aramadan sonra buldu onu. Bin bir güçlükle musluk başını yerine monte etti. Oh, nihayet fışkıran su kesilmişti.

Bu arada etraf sırılsıklam olmuştu tabii ki. Bir an önce temizlik yapmalıydı. Annesinden gördüklerini anımsadı. Tezgâhın altındaki kuru süngerleri ve işe yaramaz bezleri çıkardı ve onlarla yerleri silmeye başladı ancak böyle olacak gibi değildi. Bir çare vardı; ıslak kuru! Yatak odasına koştu oradan, annesinin halıları yıkamakta kullandığı elektrikli süpürgeyi bulup çıkardı. İki bin vatlık kurutma makinesiyle ortalıktaki ıslaklığı bir vantuz gibi emdirip ne var ne yok hepsini kuruttu. Daha sonra ocak ve lavaboyu temizledi. İki saat içinde etraf pırıl pırıl olmuştu.

Gökhan bütün işlerini bitirip yeniden çayını demlemişti ki annesi içeri girdi. Sabahleyin acele ile çıkarken dağınık bıraktığı evin temizlendiğini görünce şaşırmıştı anne. Gökhan’a teşekkür etti. Biraz da muzipçe:

“Evlât,” dedi. “Hangi dağda kurt öldü?”

“Neden anne?” diye sordu Gökhan.

“Baksana her yan pırıl pırıl! Hiç yapmazdın da böyle işleri… Eline sağlık, sağ olasın.”

Gökhan, başına gelen bunca olumsuzluklardan sonra hiç ummadığı bu sözlerin ardından çok mutlu olmuş ve yeni aldığı romanı okumak için odasına geçmişti bile…