ÜÇ KAFADAR ORMANDA

Okullar tatil olmuştu. Bundan sonra bayramdı. Çünkü Yusuf, Mustafa ve bana gün doğmuştu. Yani kasabanın üç afacanı için bundan böyle ders yok, ödev yoktu. Ama kafamızda bir sürü proje vardı doğal olarak. Günlerden beri üç kafadar, o dere senin, bu tepe benim koşup duruyorduk.

Bu koşuşturma içinde ilkbaharın serin günleri çabuk geçti. Sonunda sıcak yaz sezonu geldi. Yazın kavurucu sıcağında bütün insanlar, sığınmak için gölgelik bir yerler arıyorlardı. Sıcak bir yana ayrıca etraf da sineklerle doluydu. Bir tanesini kovuyorsun, bin tanesi gelip oranı buranı acımasızca ısırıyordu. İşte böyle bunaltıcı ve sinekli bir günde biz, üç ahbap çavuş bir orman gezintisi yapmaya karar verdik.

Yusuf, sevinç içinde ellerini çırptı:

“Hem serinleriz, hem de mantar filan toplarız. Yabani kestaneler de yeterince büyümüş.” dedi.

Öneri hepimizin hoşuna gitmişti. Ben de memnun memnun gülümseyerek:

“Kabul, zaten canım alıç yemek istiyordu çoktan beri.” dedim.

Mustafa da benimle aynı fikirdeydi, bu yüzden bana katıldı:

“Çok güzel bir öneri.” diye düşüncesini belirtti. “Harika!”

Hem ormanın doyumsuz serin havasını teneffüs etmek, hem de biraz macera yaşamak istiyorduk. Böylece yerleşim yerinin sineklerinden ve sıkıcılığından kurtulmuş olacaktık.

Mustafa; “Peki, ne zaman çıkıyoruz yola?” diye sordu.

Ona; “Önce azıklarımızı alalım hele. Ondan sonra yola çıkarız,” dedim.

Öğleye doğru hepimiz, evlerimizden aldığımız yiyeceklerle birlikte neşeli bir şekilde yola koyulmuştuk. Köyden uzaklaştıkça çevrede uçuşan sinekler azalıyor, bunaltıcı sıcaklar yerini belirgin bir serinliğe bırakıyordu. Pek sık olmayan ağaçlarla birlikte orman başlıyordu. Bu atmosfer içinde epey bir zaman yürümüştük. Artık ormanın içindeydik ve keyfimiz yerindeydi.

Mustafa, temiz havayı içine derin derin çekerek nefeslendi:

“İyi ki geldik be!” diye mutluluğunu belirtiyordu.

Yusuf ise, arada bir yanık sesiyle günün sevilen türkülerini mırıldanıyordu:

“Ormanların gümbürtüsü başıma vurur. Nazlı yârin hayali karşımda durur.”

Bir ara iyice yorulmuş olan Mustafa, “Biraz dinlenelim mi arkadaşlar?” dediğinde, ormanın derinliklerine ulaşmıştık artık. Çevre sık ağaçlarla çevriliydi. Toprak uzun boylu otlardan görünmez bir hâldeydi.

Yusuf da dinlenmek arzusundaydı:

“Şöyle bir tümseğe bari çıkalım,” dedi.

Mustafa az ilerdeki kayaları işaret etti:

“Şura nasıl?” diye sordu.

“Çok iyi!” dedik Yusuf ile ikimiz birden.

Bunun üzerine az ilerimizde yükselen kayaların üzerindeki düz alana çıktık. Tabiatın buradan görünen güzelliği karşısında şaşırmıştık. Manzara nefis bir tabloyu andırıyordu. Bu tabloyu zaman zaman duyulan kuş sesleri tamamlıyordu. Bazen yeşillikler arasından sığırcık sürüleri havalanıyor “Hışırrt” diye bir ses çıkarıyordu.

Bir ara Yusuf acıktığını söyledi. Doğrusu biz de acıkmıştık. Bunun üzerine belimize bağladığımız azık çantalarımızı çıkardık. Ortaya döktüğümüz nevalemizle karınlarımızı iyice doyurduktan sonra tekrar yol düştük. Yarım saat kadar daha yürümüştük ki yaklaşık elli metre kadar ilerimizdeki çalıların hışırtıyla birlikte kıpırdadığını fark ettik. İlk önce Mustafa görmüştü durumu:

“Şuraya bakın,” diye bizi uyardı.

Mustafa’nın işaret ettiği yere dikkat kesilmiştik. Evet, orada bir canlı vardı. Kıpırtı ayan beyan belli oluyordu. Hepimiz donup kalmıştık. Korkuyla birlikte bir ürperti sarmıştı üzerimizi. Önümüzdeki bu acayip sesi çıkaran şeyin ne olduğunu bir türlü anlayamıyorduk. Bu durumda ne yapmamız gerektiğini de kestiremiyorduk.

En sonunda Yusuf, bizi uyardı:

“Ne yapalım?” diye sordu.

“Ben pek korkmaya başladım. En iyisi mi sessizce uzaklaşalım buradan.” dedi Mustafa.

Gayri ihtiyari geri geri çekilmeye başladık. Bu arada ayağımızın altındaki kuru ot ve dal parçaları çıtırtılarla kırılıyordu:

“Yavaş olun yavaş,” diye uyardım arkadaşları. “Sakın ses çıkarmayalım.”

Ama uyarımda geç kalmıştım galiba. Çünkü o sırada çalıların içerisinden iri bir domuz çıkıverdi. Gözleri ateş gibi parlıyordu ve burnundan soluyarak bizi izliyordu. Bu durumda ne yapabilirdik? Hepimiz birden dönüp hızla koşmaya başladık. Ormanın hangi yönüne koştuğumuzu bilmiyorduk. Sadece o domuzdan kurtulmak istiyorduk. O korkuyla yarım saate yakın arkamıza bakmadan koştuk.

Bir ara Mustafa; “Yoruldum,” dedi ve durdu.

O durunca, zorunlu olarak Yusuf’la ben de adımlarımızı yavaşlattık. Bu arada dönüp arkamıza baktığımızda, sevinçle havalara zıpladık. Çünkü görünürde domuz momuz yoktu yani kurtulmuştuk.

“Nerede yahu bu hayvan?” diye sordu Mustafa.

“Bilmem.” dedi Yusuf.

“Kovalamıyor muydu bizi az önce jet hızıyla hem de?” diye söze katıldım ben de şaşkınlıkla.

“……….!?”

Biz, o korkuyla ormanın bu bilinmez bölgesine kadar kan ter içinde kaçmıştık ama demek ki domuz arkamızdan koşmamıştı. Ben, durumumuzun komikliğini anlayıp da kahkahayı patlatınca Yusuf ve Mustafa da gülmeye başladılar. Sinirlerimiz boşalmıştı. Nice sonra kendimize gelebildik.

Yusuf uyardı bizi: “Arkadaşlar burası neresi? Bilen var mı?” diye sordu.

“Daha önce hiç görmedim ben.” diye karşılık verdi Mustafa kaygılı bir ifade ile.

“Ben de görmedim burayı…” dedi.

“Yani?” diye sordu Mustafa.

“Kaybolduk arkadaşlar.” diye karşılık verdim.

Evet kaybolmuştuk.

Bu sırada güneş, batı ufkuna iyice yaklaşmıştı. Akşamın o tatlı esintisi alnımızda biriken yorgunluk ve tedirginlik terini kurutuyordu. Ama biz ateşler içindeydik yine de. Çünkü saatlerdir ormanın içinde dön baba dön, dönmüş durmuş ama bizi köyümüze götürecek olan yolu bir türlü bulamamıştık ama bu sırada koyun sürüleri bile yavaş yavaş köylerine dönmeye başlamış olmalıydılar. Çünkü koyunların yürüyüşleri sırasında çıkarttığı tozlar, bizim bulunduğumuz yerden bile belli oluyordu. İşte şu karşıda görünen ve belli bir yöne doğru ilerleyen toz bulutları galiba bizim kurtulmamızı sağlayacaktı. Nasıl mı? İşte böyle… Biz sevinçle toz izini takip etmeye başladık. Bir süre sonra yolu doğrultmuştuk artık önümüze çıkan bu kayalar, ağaçlar ve tepeler tanıdıktı. Neyse ki karanlık ormanda gecelemekten belki de kurda, kuşa yem olmaktan kurtulmuş ve evlerimize ancak yatsı namazı vaktinde ulaşabilmiştik…

Başımızdan geçen bu tatsız orman gezisini hiç kimseye anlatmadık. Ama o günden sonra köyün sineğini, ormanın domuzuna yeğledik…