TOSUNCUK KAPLUMBAĞA

Dün gibi hatırlıyorum. Beşinci sınıfta okuduğum yıllardı. Haziran ayı şan ve şerefle gelmiş ve bizi yaz tatiline sokmuştu. İşte bu günlerin birinde bir hafta sonu babam, eve gülücükler saçarak girdi:

“Hazırlanın köye gideceğiz,” dedi anneme.

Bu haberi duyan küçük kardeşim sevinçle ellerini çırptı:

“Yaşasın! Ne zaman?” diye sordu.

Annem küçük kardeşimin sorusunu yineledi:

“Ne zaman gideceğiz?” diye sordu o da babama.

Babam, elindeki sarı zarfı şöyle bir salladı:

“Yıllık iznimi aldım hanım. Tam yirmi dokuz gün özgürüz.” diye karşılık verdi.

Annem de bu habere sevinmişti aslında ama o sevincini hemen belli edenlerden değildi. Bu yüzden sakin bir ifade ile:

“Yarına hazır olalım mı?” diye sordu.

“Tabiî ki…” dedi babam. “Yarın yola çıkalım, diyorum. Yine de, bir içişleri bakanı olarak bizler zatınıza bağlıyız hanımcığım.” esprisini yapmayı ihmal etmedi.

Bu sırada ben, kitaplarımdan başımı kaldırmış konuşmayı baştan beri dinliyordum. Bir anda boş bulunup:

“Yarın mı?” diye sormuşum. Ama bu soruma kimseden karşılık alamadım. Zaten buna gerek de yoktu. Evet, yarındı yolculuğumuz. O an çok kızdığımı hissettim. Çünkü köydeki akrabalarımın arasında yaşıtım olmadığından arkadaş bulamayacak ve canım çok sıkılacaktı. Çünkü geçen yıllarda böyle olmuştu. Köye, daha önceki gidişlerimiz hep arkadaşsız ve dedemin evinde oturarak geçmişti. İnsanın alışık olmadığı çevrede, tek başına kalması hiç hoş değildi doğrusu. Ama itiraz hakkım yoktu ki benim. Çünkü bu yolculuğu başta babam olmak üzere, annem ve küçük kardeşim istiyordu. Bu durumda çaresiz, köye gidecektik. Ben bunları düşünürken, ertesi gün başlayacak yolculuk için hazırlık başlamıştı bile.

Babam bir ara bana dönüp:

“Ahmet Kerem, tavan arasına çık da oradan balık ağını da al,” diye seslenince içimi sevinç kapladı.

Tavan arasına çıkan merdivene yönelirken kendi kendime:

“Hiç olmazsa balık tutarız,” diye mırıldandım.

Tavan arasındaki envai çeşit ıvır zıvırın arasında balık ağını bulmak kolay olmadı. Ama sonunda onu da toparlayıp büyükçe bir poşete yerleştirmeye koyuldum:

“Böylece canım sıkılmaz.” diye sürdürdüm mırıldanmamı.

O sırada annem yanıma gelmişti. Balık ağını poşete tıkıştırmaya çalıştığımı görünce:

“Bu ne?” diye sordu.

“Hiç, balık ağı anne…” diye karşılık verdim.

Babam, annemin itiraz edeceğini sezmişçesine kulaklarını dikmişti; bu hâlde bir süre durdu, dinledi. Sonra daha fazla dayanamadı ve otoriter bir eda ile araya girdi:

“Elleme oğlana Hatice…” dedi. “Ağı koymasını ben istedim ondan. Köydeki gölete balık yumurtası serpmişler. Bir yılda balıklar büyümüş ve iri iri bileğim kadar olmuş! Mübarekler sanki bizim tatile gelmemizi beklemişler.”

Artık annemin diyeceği bir şey kalmamıştı:

“Eh,” dedi. “Öyle olsun bari. Ama mutfakta benden yardım istemeyin o konuda. Doğrusu ya, sizin yosun kokulu balıklarınıza elimi bile sürmem; kendi işinizi kendiniz yaparsınız.”

Ertesi sabah seyahat erkenden başladı. Tozlu topraklı, sarsıntılı ve oldukça yorucu bir yolculuktan sonra öğle üzeri köye vardık.

Babam, köy meydanına ulaşınca, derin bir “Ah!” çekip arabayı durdurdu. Az ötedeki muhtar konağının önüne dizilmiş olan oturak taşlarının üzerine tüner gibi “sekilenmiş” olan meraklı köylüleri işaret ederek bize döndü:

“Bir görüşelim,” dedi. “Ha!”

Babam, köy meydanında tanıdık simalarla hoşbeş yaptıktan sonra hâl hatır konusunda konuşmaya başladığında, kardeşim Selimalp’le dedemin yakınımızdaki beyaz badanalı evine doğru koşuşmuştuk bile. Yaklaşık elli adım sonra oradaydık.

Hüseyin dedem tombul, pamuk beyazı bir ihtiyardı. Biz oraya ulaştığımızda o, evin bahçesindeydi. İlkel su musluğunun başına oturmuş ve gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıyırmış abdest alıyordu. Bu sırada, bizim geldiğimizi gördü, gülümsedi:

“Bakın hele kimler gelmiş?” diye doğruldu yerinden.

Selimalp, bu arada sevinç içinde kuşlar gibi çırpınmış: “Biz geldik dede,” diye fırlamıştı yerinden…

Bu arada, köy camiinin minaresinden öğle ezanı okunmaya başlamıştı. İmam Seyit Hoca, yanık sesiyle ezanı o kadar güzel okuyordu ki… Sormayın gitsin; o an hiç bitmemesini istedim, durup dinledim. Dedem, “Aziz Allah!” dedi; uzandı, elimizden tutup bizi, az ilerimizdeki ceviz ağacının altındaki ahşap sedire doğru götürürken memnun memnun gülümsüyordu. Sedire oturmadan yanaklarımızdan birer öpücük aldı. Sonra babamızın, namazını camide ve köylülerle birlikte kılmadan gelmeyeceğini söyledi.

Ardından da: “Çocuklar,” dedi. “Bu arada ben de namaz kılacağım. Siz biraz oyalanın çevrede. Sonra babanızla anneniz de gelirler. Birlikte yemek yeriz. Olmaz mı?”

Niye olmasın ki?

Dedem namaza durduğunda biz de bahçedeki kayısı ağaçlarına tırmanmıştık bile. Bu ay, canım zerdalilerin yeşilden altın sarısına evrildiği zamandı. Yani şu anda şekerpareler, tam da ağzımıza lâyıktı. Onları, dalında bırakır mıydık hiç! İki kardeş, ağız şapırtılarımızı çevredeki evlerden dinletebiliyorduk.

Bir süre sonra babamla annem de eve geldiklerinde biz hâlâ ağaçların üzerindeydik. Yüzümüz gözümüz kayısı sarısına bulanmıştı. Annem bizi o hâlde görünce kızdı mı, kızmadı mı anlayamadım:

“Şu karakeçilere bak hele,” diye takıldı, sonra da, “Yeter yediğiniz oğlum. Ölçüyü kaçırırsanız mideniz bozulur.” diye ekledi.

Hep beraber yediğimiz öğle yemeğinden sonra aklıma, arabanın arkasına attığımız balık ağı geldi. Bu arada babama döndüm:

“Balığa ne zaman çıkıyoruz babacığım?” diye sordum.

O da hazırmış ki; “Hemen evlat,” diye karşılık verdi.

Daha durur muydum? Dışarı koştum; otomobilin bagajını açtım, oradan ağ poşetini çıkardım. Babam ve kardeşimde ayaklanmışlardı; birlikte göl kıyısına inmek için yola çıktık. Gölle köy arasında “Dikbayır” denilen bir tepe vardı. Orayı ağır ağır tırmandık. Dikbayır’ın sırtına ulaştığımızda manzara şaheserdi: Karşıdaki çam döşeli mor dağların görüntüsü göletin yüzeyine düşmüştü. Suyun yarısı çam yeşili, yarısı da gök mavisiydi. Göletin kenarını çepeçevre kuşatan sazlık alanda yabani ördekler yüzüyordu. Sarışın yaz güneşinin parıltısı, ördeklerin yağlı ve ıslak tüylerine vurdukça çevrede rengârenk bir görüntü oluşturuyordu. Birkaç balıkçı, işiyle meşguldü. Bir kayıkçı tam ortada ağır ağır kürek çekiyordu. Bu görüntü karşısında dilim tutuldu ve içimdeki tüm kuşkularım gidiverdi. Yani akrabalar arasında yaşıtımın olmamasıyla oluşacağını sandığım can sıkıntısına burada yer olmadığını gördüm.

Dikbayır’dan aşağıya inen çakıllı yolunda düşmemeye dikkat ederek göl kıyısına kadar indik.

Babam, eliyle havada bir çember çizip bana döndü:

“Nasıl güzel mi?” diye sordu. “Manzara diyorum.”

Karşılık veremedim çünkü nutkum tutulmuştu, sanki büyülenmiş gibiydim. Yalnızca başımı sallamakla yetindim.

Babam, memnun bir yüz ifadesiyle geçmişe daldı:

“İşte, bizim tüm çocukluğumuz buralarda geçti evlat.” dedi. “Şu gördüğün suda henüz balıklar yokken biz vardık. Orada, gün boyu balıklar gibi yüzerdik. Bir keresinde…”

Babam çocukluk anılarını anlatırken bir yandan da ağı açtı. Ben, pantolonumun paçalarını sıyırıp suya girdim. Ağın bir ucundan tutup kendime doğru asılmaya başladım. Ama ağın ağırlık topları suyun tabanında bulunan yosunlara takıldığından, güçlükle çekebiliyordum. Sonra babam; “Olmadı.” dedi ve yer değiştirdik. O suyun içinde, ben kıyısındaydım. Bu şekilde ağı, elli metre kadar sürükledik sonra aynı yolu tekrar döndük…

Yarım saat sonra ağımız, sırtları ışılak pullu balıklarla dolmuştu. Hemen ağı kenara çekip iplik karelerin ortasında çırpınan şaşkın balıkları toplayıverdik. Ağı tekrar suya attık.

Akşama doğru babam, saatin geç olduğunu söyleyerek toparlandı. Hamarat ağımızı, iki saz öbeği arasında gerili bir şekilde bırakacaktı anlaşılan:

“Haydi, çocuklar bugünlük bu kadar yeter.” dedi bize. “Yarın sabah erkenden gelip ağı toplarız.”

Tuttuğumuz balıkları poşetlere doldurup ağır ağır köye yollandık. O günkü akşam yemeğimiz de tam bir balık ziyafeti çektik kendimize. Malzemenin tazeliğini görünce annem de imrenmiş ve mutfağa girmişti.

Ertesi sabah erkenden tekrar göl kıyısına inip gerili bıraktığımız ağımızı dışarı çektiğimizde bir de ne görelim. Ağın içinde tek bir balık bile yoktu. Bu arada dikkatimi bir şey çekmişti: Ağda bir kaplumbağa vardı. Üstelik tutsaklığını sona erdirmek için gece boyu ağımızı dişlemiş ve onu paramparça etmişti. Tabii yakalanan balıklar da yırtıklardan kolayca kaçışmışlardı. Yırtılan bu ağ ile balık tutmamızın imkânı yoktu artık. Yani bu hain tos tos suçluydu ve cezasını çekmeliydi. Bir süre onu ne yapacağımı düşündüm ancak bir karar veremedim. Babama:

“Bu kaplumbağayı ne yapayım baba?” diye sordum.

“Hiçbir işimize yaramaz,” diye cevapladı beni babam. Sonra da, “At gitsin deyiverdi.”

“Nereye atayım?” diye sordum.

“Tekrar suya…” dedi.

Ancak ben, kaplumbağayı affetmek istemiyordum. Gölden iki yüz metre kadar uzaklaştırıp onu, ayrık otlarının arasına ve sırt üstü bıraktım.

“Haydi, bakalım kemik oğlan,” dedim. “Artık buralısın. Ağlara takılmanın ve onu parçalamanın cezasını çek.”

Tos tosu, ayrık otlarının arasına bırakarak susuzluk cezasına çarptırmış oluyordum. Ertesi gün merakla aynı yere gelip baktığımda kaplumbağa hâlâ oradaydı. Başucuna oturdum ve bir süre oynadım onunla. Bu arada aklıma bir fikir geldi: Bunun yüzünden ağımızı kaldırıp atmıştık yani burada geçireceğimiz günlerin tek eğlencesi yoktu artık. Ama pekâlâ bu hayvan bizi eğlendirebilirdi. Bu düşünce ile onu yanıma alıp eve getirdim.

Sonra mı? O gün bu gündür yanımızda. Adını Tosuncuk koyduk. Ailemizin bir parçası olarak bizimle yaşıyor. Onu çok seviyoruz tabii ki o da bizi…