BAK, POSTACI GELMİYOR

Tutkallı olan arka tarafını yalayıp kapattığımızda dilimizde buruk bir tat bırakan zarflar ve o zarfların içindeki mektuplarla birlikte postacılarımız da yok oldu gitti. Adına şarkılar yazarak yolunu gözlediğimiz postacılar şimdi neredeler? Bu yok oluş o kadar hızlı ve hüzünlü gerçekleşti ki… Pek çok değerimiz gibi mektuplarda tarihe gömüldü. Z kuşağı adı verilen nesil mektuplaşma zevkini hiç tatmadı.

Aileden mutlu bir haber, yardan bir koku, bazen keder ve hasret taşıyan mektuplar neredeyse hiç yok artık. Varsa da geçmişe duyulan özlemle nostaljik bir gelenek haline geldi mektuplaşma. Postacılar ise günümüzde resmi evrak ve fatura taşıyıcısı olup çıktılar. Postacı bir babanın çocuğu olarak onlardan bahsederken satır aralarına yaşanmışlıklardan da serpiştirmeye gayret edeceğim.

“Bak postacı geliyor

Selam veriyor

Herkes ona bakıyor

Merak ediyor” mısralarını şimdiki çocuklar duymamışlardır. Yaşları elliyi aşanların hatırlayacağını ve bu yazıyı okurken şarkının devamını dillerine dolayacaklarını da düşünüyorum. Postacılara ithaf edilmiş bu güzel şarkının ‘Pek sevinçli haberler getirdin bana’ kısmının tarih olduğunu söyleyebilirim.

Postacılarımız “Yine yakmış yâr mektubun ucunu, ‘askerlikte sevda çekmek zor diyor” yazan mektuplar yerine mahkeme ilamı, haciz evrakı, fatura gibi mazrufları getirir oldu ve toplumun neredeyse korkulu rüyası haline geldiler. Özetle ifade edecek olursak postacılarımız gelişen iletişim imkânları sonucunda eski popülaritelerini kaybettiler.

“Sıra dağlar aşıp gurbete düştüm

Yıllar var ki bunu düşte görmüştüm

Hayra yoranlara şaşıp gülmüştüm

Sıladan bir mektup yok mu postacı” mısralarına sahip şiirin postacılara itafen yazıldığı ne kadar da belli. Bunun gibi şiirler, bu meslek mensuplarının halkla nasıl ilişkileri olduğunu da gözler

önüne seriyor. Önceleri postacılar ve halk arasındaki ilişkiler daha sıcakmış. Pencere önlerinde yolları gözlenir, güzel haber getirdiklerinde hediyeler sunulurmuş. Hatta sıcak yaz günlerinde yorgunluklarını gidersinler, birazcık soluklansınlar diye soğuk su veya ayran ikram edilirmiş.

Artık pek de güler yüzle karşılanmayan postacılar, kendilerine verilen görevi bihakkın yerine getirmeye devam ediyorlar. Şu anda okumakta olduğumuz ‘Şehir ve Kültür’ dergimizin de postacılar marifetiyle bizlere ulaştırıldığını hatırlatarak önemli bir görevi ifa eden kurumu tanımak için posta teşkilatımızın tarihçesine göz atabiliriz.

İlk Posta Teşkilatı Tanzimat Fermanı sonucu posta ihtiyaçlarına cevap vermek amacıyla Nezaret olarak 23 Ekim 1840 tarihinde kurulmuş. İlk Postane ise İstanbul’da Yeni Camii avlusunda ‘Postahane-i Amire ’adı ile açılmış. 1843 yılında telgrafın icadının ardından 1855 yılında Telgraf Müdürlüğü; 1871 yılında Posta Nazırlığı ile Telgraf Müdürlüğü birleştirilerek ‘Posta ve Telgraf Nezareti’ adını almış. Milletlerarası posta nakli şebekesi 1876 yılında kurulmuş, 1901 yılında ise koli ve havale işleminin kabulüne başlanmış. Cumhuriyetin ilk yıllarında İçişleri Bakanlığı’na bağlı olan PTT Genel Müdürlüğü 1933 yılında Bayındırlık Bakanlığına, 1939’da ise Ulaştırma Bakanlığına bağlanarak hizmetine devam etmiş.

1954 Yılında Kamu İktisadi Teşebbüsü (KİT) olan PTT Genel Müdürlüğü 1984 yılında Kamu İktisadi Kuruluşu (KİK) statüsüne geçirilmiş, 24.04.1995 tarihinden itibaren müstakilen ‘T.C. Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü’ adıyla çalışmaya başlamış, 2000 senesinde T.C. Posta ve Telgraf Teşkilatı Genel Müdürlüğü (PTT) olarak, 2013 yılında çıkarılan Posta Hizmetleri Kanunu ile teşkilat yapısı değiştirilerek “Posta ve Telgraf Teşkilatı Anonim Şirketi” adı ile yapılandırılmış. Bu anlattıklarımı ve daha fazla değişimi İstanbul Sirkeci’deki PTT Müzesi’nde görmeniz mümkündür.

Postacı bir babanın evladı olarak tatili ve izini neredeyse yoktur diyebilirim. Meslekleri adına 1960’lı yıllar, hat bakıcıları ve müvezzilerin bir araya gelerek sendikal etkinliklere adım attıkları çocukluk yıllarımda postacıların mücadelelerini yasal zeminlerde vererek yıpranma tazminatı ve bazı sosyal haklar elde ettiklerini yakından biliyorum. Yılda iki defa yazlık ve kışlık olarak verilen giyim-kuşamlarına ek olarak yemek yardımları ve bayram ve yılbaşı tatillerinde aldıkları fazla çalışma ücretine az sevinmemiştik. Hele maaş dışında kendilerine verilen ufak hediyeleri de babalık duygusuyla ailesiyle paylaşıyorsa değmeyin keyfine

postacımızın. Kurbanımızın vekâletini dayım veya bacanağına verir, hiçbir yeni yıl başlangıcında bizimle olamazdı.

Nazım Hikmet’in “Postacı” şiirinin mısralarıyla yazımı noktalarken bugünlerde kurye görevini icra eden posta emekçilerine selam ve sevgilerimi yolluyorum.

Çocukken postacı olmak isterdim.

Muradıma, Macaristan’da erdim, ellisinde.

Çantamda bahar.

Çantamda Tuna’nın pırıltısıyla,

Kuş cıvıltısıyla,

taze çimen kokusuyla dolu mektuplar.

Moskova’ya Budapeşte’den,

çocukların çocuklara mektupları.

Çantamda cennet…

Bir zarfın üzeri:

Memet,

Nazım Hikmet’in oğlu,

Türkiye.”

diye yazılı. Moskova’da mektupları birer birer

Kendim dağıtırım adreslerine.

PAYLAŞ?

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.