Kıvrak Zekâlı, Oyuncakçı Şaire Dair

‘Şiir yazılmaz şair olunur.’

Yarasına üflerken ıslığı öğrenen, dama oyunu yerine satranç tercih ettiğinden övgüyle söz ederken ‘Şükrü’ ismini kullanmaktan imtina eden Sunay Akın’ı televizyon ekranları dışında kitaplarıyla tanıdığımda ortak yaşama kültürümüzün kesiştiği noktaların çokluğundan söz etmek istiyorum.

Bu satırların yazarı Ankara’nın başkent ilan edildiği güne denk gelen 13 Ekim 1955’de doğduğundan resmi kutlamalarla doğum günü kutlamaya devam ederken, 12 Eylül 1980 ihtilalinin yapılacağından bîhaber 1962’nin 12 Eylül’ünde dünyaya gelen şairimiz, doğum günlerini kutlayamamıştır. Üniversite eğitimini fizik-coğrafya dalında tamamlarken şiirden kopmamış, öğrencilik döneminde arkadaşlarına bedeli mukabilinde şiirler yazdığını röportajlarında ifade etmiştir.

‘Yeni Yaprak’ ve ‘Olmaz’ adlı şiir dergileriyle adını duyuran Trabzon-Maçka doğumlu Sunay Akın’ın yumuşak, lirik ses tonuyla televizyon programlarında ‘laf cambazı’ ustalığıyla kelimelerle oynadığı sahnelerde usta oyuncu başarısını gösterdiğine şahitlik ediyoruz etmesine de onu Salâh Birsel üslubuyla yazdıklarıyla değerlendirmek isterim. Hiç kuşkusuz şair ve yazarlığı, oyuncak müzelerinin kurucusu, tek kişilik gösterileriyle tiyatro oyunculuğu gibi meziyetleriyle tanınmasına rağmen, kendini sade bir okuryazar olarak görmesi mütevazılığından kaynaklanmaktadır diye düşünüyorum.

‘Kendi oyuncağını kendin yap’ kampanyası olmaksızın kısıtlı imkânla imalatını yaptığım veya çalışıp biriktirdiğim mini minnacık meblağlarla satın aldığım oyuncaklarım olmuştu. Göztepe’de tarihî bir konakta Sunay Akın’ın dünyanın dört bir yanından topladığı oyuncaklarla kurduğu İstanbul Oyuncak Müzesi’ni de ilk fırsatta ziyaret etmek isterim.

Herkesin üçgenin iç açıları toplamını bildiğini, ama kimsenin insanın iç acılarının toplamından haberdar olmadığını ifade ederken papatyanın bir yaprağı daha olsaydı kendisini seveceğini

ifade ederken zekâsının seviyesini de faş eden Sunay’ın farklılığının söylediklerinden daha çok hayata bakışında yattığını da öğreniveriyoruz.

Yedi yaşında kendini tanımladığını, okumayı yazmayı öğrendiği günden beri Sunay Akın kimdir sorusuna cevabının okur-yazar olduğunu ifade ettiği röportajında hayatının okumakla ve yazmakla geçtiğinden bahsediyor.

Lisede edebiyat ve coğrafya derslerinden hep kaldığını kaleci olmak istediğini itiraf eden Sunay Akın’a bir arkadaşının “Benim bir kız arkadaşım var. Onunla buluşacağım. O şiirden çok hoşlanıyor. Benim için ona bir şiir yazar mısın?” dediğinde ona “Görmediğim, bilmediğim bir kıza nasıl aşk şiiri yazayım?” deyince kızın resmini uzatıp “Al bu akşam sende kalsın, yazarsın” dediği günden sonra insanların kendisine şiir yazdırmak için Haydarpaşa Lisesi’nde parasız yatılı dar gelirli ailelerin çocuklarına kantinden sandviç ve kola almaları şartıyla yazmayı kabul ettiğini “Şecaat arz ederken merd-i kıbtî sirkatin söyler” misali anlatıyor.

Kitapçı raflarında sayfalarını açar koklarım, onun da tıpkı benim gibi koklamasını sevdim. Aksata işini çok sevdiğimden olsa, onun ‘Yeni Yaprak’ dergisini vapurlarda bağırarak satması lise yıllarımda Ankara Hastanesi önü ve Kızılay Meydanı’nda taze çiçek satıp okul harçlığımı çıkarmamı onun Harem’de sakız satıp, kazancıyla kitap aldığını anlatması da hoşuma gitti.

Bir röportajında “Şöyle düşünelim. On tane yazarı, araştırmacıyı aynı kütüphanenin içine bırakalım. Her birinin yazacağı öykü, hikâye farklı olur. Neden? Kitaplar aynı kütüphane, raflardaki kitaplar, kaynaklar aynı ama hiçbiri birbirine benzemez. Demek ki mesele kimin ne aradığıyla ilgili… Ben hep insanı aradım. Ben siyaseti, gücü iktidarı aramadım. Ben hayatın var edenin hep insan olduğuna inandım. Benim için tarih dün değildir. Benim için tarih dün de değildir bugün de değildir. Benim için tarih yarındır. Yarınımızı daha mutlu, daha güzel, daha aydınlık yapacak ışığı aradım. Bu yüzden pek çok konuda pek çok arkadaş yazıyor, ben de yazıyorum ama benim yazdıklarım biraz daha farklı çıkıyorsa nedeni bu olsa gerek. Çünkü bir ışık vardır yüz yıllardır elden ele taşınır. Bu insanı insan yapan ışıktır. Ben o ışığı geleceğe taşımak için o kütüphanedeki kitapları okudum. O kitapları karıştırdım, amacım o ışığı daha geleceğe taşıyabilmek, karanlığa taşıyabilmek. Karanlığa mahkûm olan insanı ışıkla buluşturabilmek. Önemli olan da ışığı taşıyan el değil. Ben değilim. Işığı taşıyanın kendisidir. Çünkü o ışık benim değildir. Ben sadece o ışığı taşıyan biriyim.” Cümleleriyle düşünce âleminden ışık huzmelerini üzerimize doğrultmasından memnun olduğumu belirtmek isterim.

Dünyanın büyük bir kitap olduğunu öncelikle de onu okumamız gerektiğini, seyahat ettiği şehir ve ülkelerin müzeleri, kütüphanelerini dolaşırken sahaf ve antikacıları unutmadığından bahisle yolculuklarında her zaman kitap okumasından hayatı hep bir kitabın içinde, bir kitap kurdu gibi yaşadığını anlıyoruz.

Günümüz şehirli çocuklarının şehir dışlarına götürülüp ağaçlarda oynatıldığı parklardan da söz eden Sunay Akın, ağaçlara tırmanan çocukların ceplerinin boş indiğini kendi çocukluğundan örnekle anlatıyor. Tıpkı benim çocukluğumda olduğu gibi o da ağaca çıktığını ama mutlaka erik, elma ve kiraz gibi meyvelerle inildiğini tatlı üslubuyla ifade ediyor.

Saatli maarif takvimlerinin her gün bir yaprak koparıldığında arkasındaki şiir, atasözü, yemek listesi, doğan çocuklara isimleri de hatırlatarak günümüzde hangi evde 365 güne 365 tane şiirin okunduğunu sorguluyor. Babasının terzilik anılarını okurken terzi çıraklığı günlerim aklıma geliverdi.

Bilimle sanatın bir kuşun iki kanadı olduğunu, iki kanadı kullanan toplumların uçup özgür olacağını, kullanamayan toplumların ise tavuk olacağını söyleyen Sunay Akın’la ortak yönlerimizi aramaya devam diyoruz.

PAYLAŞ?

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.